"Herkes, önünden geçen bir ayna gibidir."
1 Kas 2013
16 Eyl 2013
13 Eyl 2013
14 Oca 2013
7 Oca 2013
Kitap Kurtları Buraya :)
Bir dost ne de güzel vesile oldu böyle bir blog hayat buldu. Gönlüne sağlık vesile olanların, katkıda bulunanların.
Can-ı gönülden destekçiyim.
Daim sevgimle.
http://kitaplikkurdu.blogspot.com/2013/01/merhaba.html?m=0
Can-ı gönülden destekçiyim.
Daim sevgimle.
http://kitaplikkurdu.blogspot.com/2013/01/merhaba.html?m=0
11 Ara 2012
10 Eki 2012
8 Ağu 2012
KEDİ MİLLETİ

Kedilerin kimimize göre mutlulukla bir ilgisi olmalı. Misâl ben, her nerede olursa olsun karşılaştığım herhangi bir kediye “pisi pisi” demeden geçemem. Yanımda biri varsa ve “Şimdi bunun nesine ‘pisi pisi’ diyorsun, pek çirkinmiş’ demesine kesinlikle aldırmam, hepsini çok severim, fotoğrafsız yanından geçtiğim vâki değildir. Kediler hakkında ne söylesem az, eksiği var, fazlası çok. Onlara sevgimi sezdiklerinden olsa gerek, nerede olursam olayım bir kedi de mutlaka gelir beni bulur.

Çocukken evimize kedilerin biri gelir biri gider, gelen kedi kesinlikle dişi olur ve mutlaka hamile gelirdi ne hikmetse. Doğum gerçekleşeceği zaman annem büyük bir titizlikle duruma el koyar, tıpkı bir ebe gibi anne kediye doğumun sonuna kadar saatlerce tüm şefkatiyle destek olurdu. Minimum 3, maximum 5 civarı yeni doğmuş yavru palazlanana kadar evimizin neşesi olurdu. Eşten dosttan alan olmaz ise yaklaşık 2 aylık oldukları zaman İnciraltı’ndaki Balıkçı Barınakları’na götürüp bırakırdık ağlaya zırlaya. Annemin her seferinde gözyaşları içinde “Bakın bu son.!!!” demesinin üzerinden çok geçmeden eve yine bir dişi, yine hamile bir kedi düşerdi. Hatta annelerden biri tam 2 ay sonra İnciraltı'ndan Köprü'ye, evimize geri döndù. Şaşkınlığımızı üzerimizden atmak epey bir zaman aldı, dün gibi hatırlıyorum,

İstanbul’a yerleşince adeta bir hazinenin ortasına düştüm diyebilirim. Bu şehirde İzmir’den hatta pek çok şehirden daha çok kedi vardı. Bir daha eve alıp beslemek kısmet olmadı ama işte bu iflâh olmaz sevdâ sebebiyle hiçbir kedinin yanından “pisi pisi” demeden, fotoğrafını çekmeden geçtiğim neredeyse olmadı.

Kedinin kimselere benzemez hâli beni her daim cezbeder. Parmak izi gibi birbirinden farklıdır kedilerin bakışı, ifadesi, tüyleri, yapısı, duruşu, huyu suyu. Kendine has bir fıtratı vardır kedinin. Kimi neşeli, kimi naif, durgun, durağan, miskin, kimi sırnaşık, kimi hırçın, kimi kendi halinde keyif ehli, kimi aşırı oyuncu, çoğu da özgürlüğüne haklı olarak düşkün. Cinsiyetlerine göre bile karakterleri farklılık gösterir. Evde beslenebilecek kedi vardır, eve kesinlikle sokulmayacak kedi vardır. Özgür ruhlu kediler işte bu ikinci kategoriye girmekdir.

Kedilerle haşır neşir olurken kimi zaman rahmetli Giritli Hüseyin Dedem’in kedilerle epey mesafeli ilişkisini hatırlarım. İzmir’deki evlerinin ufacık bahçesine özenle ektiği çiçekleri korumak maksatlı sağdan soldan, yan komşunun duvarından bahçeye sızmaya çalışan kedileri, çıkardığı garip seslerle ve kendisinden duyduğum yegâne argo söz olan “Deyyus kerata” ile kovalarken, haklı sebeple mutfaktan bahçeye yayılan yemek kokularına doğru iştahla koşan, Dedem’in gür sesi ile kaçacak delik arayan kediler gözümün önüne gelir zaman zaman. Çocukluğunda o evde çok anısı olan biri olarak, her konuyu ve her yazıyı Giritli Ailem’e bağlamamı mazur görürsünüz umarım.
Gelip, geçen ve göçen tüm büyüklerimize selâm olsun, yine.
11 May 2012
VÜCÛD
Ne kış bitti, ne bahar başladı /
Onlar zaten her zaman var ki /
Yaradılmış her zerre gibi /
Tıpkı her yaradılmışın kâinatta bir zerre oluşu /
Tıpkı varlık okyanusundan bir dalga oluşu gibi
20 Nis 2012
YİNE BİR FASL-I ŞAHANE
Bakmayın siz havanın her an renk değiştirdiğine, insanın kendini güneşe ve sokaklara bırakma mevsimi geldi aslında. Binbir çeşit renklerle, rahiyâlarla bu bahar da gönlümüzde müjdelendi çok şükür.
Sokaklarda avâre yürürken "Bilmem hangi meyvenin ağacıdır" diye diye her an başka bir şaşkınlık yaşıyorum bugunlerde. Ne güzel. Hafzamın almadığı çiçekler açmış ağaçları hayranlıkla izliyorum.
Salkım saçak erguvanlar yine hasretle ve yine sabırla bu yılda bekledikleri baharlarına erişmenin hazzıyla süzülüyorlar, bazen bir balkon, bazen de bir duvarın yamacında, sessizce.
Çingene kadınları ayrı bir bayram havasında. Erengüllerin, frezyalarin envai rengi kapışılıyor tezgahlarda.
Doğduğum şehir İzmir'in, ikamet ettiğim şehir İstanbul'un baharının tadına varmak kısmet oldu da, köklerimin yeşerdiği Girit'te baharın hazzı bambaşkadır sanırım.
Bu bahar insanı şair yapar, âşık eder, hâlden hâle sokar.
Cenap Şahabettin samimiyetle ne güzel ifade eder;
"Bahçede çiçek toplar, kelebek kovalarken şair oluverdim."
Ülkemizin her şehrinde baharı doyası yaşamak için çok sağlıklı, pek neşeli güzel günler diliyorum hepimiz için.
Bu bahar da, gelecek baharlar da, geçmiştekileri aratmasın.
23 Mar 2012
26 Şub 2012
30 Ara 2011
19 Ara 2011
27 Kas 2011
NAĞMELER ARASINDA

Müziğin mutlulukla bir ilgisi olmalı. Şimdi annelerimizin bize bebekken mırıldandığı ninnilere değil de, kulağımıza adeta küpe olmuş şarkıların anılara mazhar hâline dokunmak geçiyor gönlümden.
Bir müzik kutusu hatırımda. Hepimizin bildiği bir müzik kutusu değil bu, bildiğiniz “eski kasa” radyolardan. Giritli olan dedem, o güzeller güzeli radyosunu duvarda sergileyecek, sehpa benzeri bir taşıyıcıyı - her nereden öğrendiyse- kendi elleriyle yapmıştı. O zamanın insanları kendi işlerini kendileri görmeye alışkındı elbette.
Radyo, sabah yataklardan kalkıldığında açılır, ezan vakitlerinde ve uyku zamanı kapanırdı. Kapalı olduğu zamanlarda üstünde mutlaka anneannemin işlediği ya bir kaneviçe ya da ördüğü bir örtü bulunurdu. Günlük hayatın akışında, arkadan arkadan gelen bir hoş sadâydı radyo sesi. Çocukluğumuzun uzunca bir döneminde – bir çocuğun "çocukluğunun uzunca bir dönemi" artık her ne kadarsa – radyo evin demirbaşı konumundaydı. Ülkemizde radyo yayınları ilk önce Ankara üzerinden yapılmaya başlandı, daha sonra İstanbul Radyosu eklendi. Yurttan Sesler Korosu programında ağırlıklı türküler, Beraber ve Solo Şarkılar programında alaturka sazlı, sözlü eserleri kapsayan müziğin dışında, pek rağbet gören “görüntüsüz tiyatro” Arkası Yarın dün gibi çınlıyor kulaklarımda. Radyo, sazende veya hanendeliği meslek edinmiş sanatçılar için, televizyonun henüz olmadığı dönemlerde çok prestijliydi. Kimi okullu, çoğu alaylı nice sanatçının gelişmesinde ve yetişmesinde çok önemli bir mihenk taşı olmuştur bu sihirli kutu.
İzmirli olanlar iyi bilir, pek çok şehre göre İzmir’de radyoların Yunan radyo kanallarını da frekans olarak alıyor olması, çoğu Mübadil aileler için eski günleri yâdetmeye vesile de oluyordu. Dedem çok tercih etmese de, bence gizliden gizliye, çok derinlerde taşıdığı o mahzun Girit hatıratlarını canlandırmak adına, nadir de olsa frekansı Yunanistan’a kaydırır, bir müddet dinledikten sonra dayanamaz ve aşinâ olduğu kelimeleri tercüme ederdi. Nağmelerin büyüsünden midir nedir, yüzünde hüzünden neşeye hafif bir gülümseme bile belirirdi.
Bizim evimizde ise daha küçük, pille çalışan, antenli el kadar bir radyo vardı. Daîmi yeri mutfak dolaplarının en altındaki açık raftı. Aynı dedemlerdeki sistemle, sabah uyanınca açılır, ezan ve uyku vakitlerinin dışında sürekli açık bulunurdu. Annem yemek yaparken bazen Beraber ve Solo Şarkılar’a katılırdı. Solo okuyan ses sanatçıları hakkında bazen yorum bile yapardı. Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Münir Nurettin, Şükrü Tunar, Sadettin Kaynak, Alaaddin Yavaşça gibi müstesna sesler, yerlerini yavaş yavaş Gönül Yazar, Emel Sayın, Zekai Tunca, Ahmet Özhan gibi isimlere bıraksa da, geçmişin üstadlarının seslerini ara sırada olsa duymaktan büyük keyif alırdı dinleyiciler.
Dedem en çok, rahmetli Özay Gönlüm’e hayrandı. Sanırım rahmetlinin nüktedan hâlinin türkülere yansıması hoşuna gidiyordu. Zaten onu dinlerken genelde gülerdi. Biz de onun gülmelerine gülerdik. Dedemin kendince kıymetli eşyalarını sakladığı küçük bir dolapta, nereden edinildiğini bilmediğim bir de pikap vardı. Plağı olan tek sanatçı da Özay Gönlüm’dü. 45’lik, küçücük plaklar. Bunlar nadir zamanlarda, tabii ki dedem tarafından ortaya çıkarılır ve dinlenirdi. Biz de çocuk hâlimizle şarkılara eşlik eder, Özay Gönlüm’ün taklidini yapardık.
Bir süre sonra babam yurtdışından dedeme bir kaset çalar getirmişti. Ancak o yıllarda memleketimizde kaset üretimi henüz başlamamış ya da nadiren mi bulunuyordu bilmiyorum, geçmiş gün. O kaset çaları dedem hiç kullanmadı, benim okullu olduğum, kasetin artık bulunabilir bir hâl aldığı yıllarda kendisinden istediysem de vermedi. Kasetsiz kaset çaları kendisinin vefatından sonra, hiç kullanılmamış hâliyle anılarda kalan eşyalar arasına katıldı.
İşte böyle bir ortamda, müzikle fazlaca haşır neşir olan, kulağında hep nağmelerle, müzik hakkında hasbıhâllerle geçen çocukluğuma binâen zaman içinde müziğe ilgim körüklenmiş olmalı ki, o devrin pek çok türk evlâdı gibi ilkokul 1.sınıfta mandolinle başlayan yolculuğum, şimdi pek çok türden oluşan geniş bir arşiv edinmeme sebep oldu. Yolculuğa devam. Şimdi ki nesile masal tadında olan bu anıların içinde yürümek, bilseniz bana ne iyi geldi.
“Müziğin ruhunu aşktan başka bir şeyle anlatamam .” diyor Wagner. Bu yolculukta bana eşlik eden sanatçılara ve arşive dair detaylı bir yazı ise “Arkası Pek Yakında” olsun.
Müsaade eder misiniz?
Müzikli günleriniz bereketli olsun. Bir kaç nesile hoşça vakit geçirten, şu an yaşayan veya göçen tüm radyo sanatçılarına selâm olsun.
11 Kas 2011
31 Eki 2011
9 Eki 2011
28 Eyl 2011
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









