"Herkes, önünden geçen bir ayna gibidir."













30 Ara 2011

SEYİR HÂLİ




*Hatice Turhan Valide Sultan Türbesi Bahçesi

19 Ara 2011

SELÂ ÜZERİ



* Eminönü / Yeni Cami

27 Kas 2011

NAĞMELER ARASINDA



Müziğin mutlulukla bir ilgisi olmalı. Şimdi annelerimizin bize bebekken mırıldandığı ninnilere değil de, kulağımıza adeta küpe olmuş şarkıların anılara mazhar hâline dokunmak geçiyor gönlümden.

Bir müzik kutusu hatırımda. Hepimizin bildiği bir müzik kutusu değil bu, bildiğiniz “eski kasa” radyolardan. Giritli olan dedem, o güzeller güzeli radyosunu duvarda sergileyecek, sehpa benzeri bir taşıyıcıyı - her nereden öğrendiyse- kendi elleriyle yapmıştı. O zamanın insanları kendi işlerini kendileri görmeye alışkındı elbette.

Radyo, sabah yataklardan kalkıldığında açılır, ezan vakitlerinde ve uyku zamanı kapanırdı. Kapalı olduğu zamanlarda üstünde mutlaka anneannemin işlediği ya bir kaneviçe ya da ördüğü bir örtü bulunurdu. Günlük hayatın akışında, arkadan arkadan gelen bir hoş sadâydı radyo sesi. Çocukluğumuzun uzunca bir döneminde – bir çocuğun "çocukluğunun uzunca bir dönemi" artık her ne kadarsa – radyo evin demirbaşı konumundaydı. Ülkemizde radyo yayınları ilk önce Ankara üzerinden yapılmaya başlandı, daha sonra İstanbul Radyosu eklendi. Yurttan Sesler Korosu programında ağırlıklı türküler, Beraber ve Solo Şarkılar programında alaturka sazlı, sözlü eserleri kapsayan müziğin dışında, pek rağbet gören “görüntüsüz tiyatro” Arkası Yarın dün gibi çınlıyor kulaklarımda. Radyo, sazende veya hanendeliği meslek edinmiş sanatçılar için, televizyonun henüz olmadığı dönemlerde çok prestijliydi. Kimi okullu, çoğu alaylı nice sanatçının gelişmesinde ve yetişmesinde çok önemli bir mihenk taşı olmuştur bu sihirli kutu.

İzmirli olanlar iyi bilir, pek çok şehre göre İzmir’de radyoların Yunan radyo kanallarını da frekans olarak alıyor olması, çoğu Mübadil aileler için eski günleri yâdetmeye vesile de oluyordu. Dedem çok tercih etmese de, bence gizliden gizliye, çok derinlerde taşıdığı o mahzun Girit hatıratlarını canlandırmak adına, nadir de olsa frekansı Yunanistan’a kaydırır, bir müddet dinledikten sonra dayanamaz ve aşinâ olduğu kelimeleri tercüme ederdi. Nağmelerin büyüsünden midir nedir, yüzünde hüzünden neşeye hafif bir gülümseme bile belirirdi.

Bizim evimizde ise daha küçük, pille çalışan, antenli el kadar bir radyo vardı. Daîmi yeri mutfak dolaplarının en altındaki açık raftı. Aynı dedemlerdeki sistemle, sabah uyanınca açılır, ezan ve uyku vakitlerinin dışında sürekli açık bulunurdu. Annem yemek yaparken bazen Beraber ve Solo Şarkılar’a katılırdı. Solo okuyan ses sanatçıları hakkında bazen yorum bile yapardı. Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Münir Nurettin, Şükrü Tunar, Sadettin Kaynak, Alaaddin Yavaşça gibi müstesna sesler, yerlerini yavaş yavaş Gönül Yazar, Emel Sayın, Zekai Tunca, Ahmet Özhan gibi isimlere bıraksa da, geçmişin üstadlarının seslerini ara sırada olsa duymaktan büyük keyif alırdı dinleyiciler.

Dedem en çok, rahmetli Özay Gönlüm’e hayrandı. Sanırım rahmetlinin nüktedan hâlinin türkülere yansıması hoşuna gidiyordu. Zaten onu dinlerken genelde gülerdi. Biz de onun gülmelerine gülerdik. Dedemin kendince kıymetli eşyalarını sakladığı küçük bir dolapta, nereden edinildiğini bilmediğim bir de pikap vardı. Plağı olan tek sanatçı da Özay Gönlüm’dü. 45’lik, küçücük plaklar. Bunlar nadir zamanlarda, tabii ki dedem tarafından ortaya çıkarılır ve dinlenirdi. Biz de çocuk hâlimizle şarkılara eşlik eder, Özay Gönlüm’ün taklidini yapardık.

Bir süre sonra babam yurtdışından dedeme bir kaset çalar getirmişti. Ancak o yıllarda memleketimizde kaset üretimi henüz başlamamış ya da nadiren mi bulunuyordu bilmiyorum, geçmiş gün. O kaset çaları dedem hiç kullanmadı, benim okullu olduğum, kasetin artık bulunabilir bir hâl aldığı yıllarda kendisinden istediysem de vermedi. Kasetsiz kaset çaları kendisinin vefatından sonra, hiç kullanılmamış hâliyle anılarda kalan eşyalar arasına katıldı.

İşte böyle bir ortamda, müzikle fazlaca haşır neşir olan, kulağında hep nağmelerle, müzik hakkında hasbıhâllerle geçen çocukluğuma binâen zaman içinde müziğe ilgim körüklenmiş olmalı ki, o devrin pek çok türk evlâdı gibi ilkokul 1.sınıfta mandolinle başlayan yolculuğum, şimdi pek çok türden oluşan geniş bir arşiv edinmeme sebep oldu. Yolculuğa devam. Şimdi ki nesile masal tadında olan bu anıların içinde yürümek, bilseniz bana ne iyi geldi.

“Müziğin ruhunu aşktan başka bir şeyle anlatamam .” diyor Wagner. Bu yolculukta bana eşlik eden sanatçılara ve arşive dair detaylı bir yazı ise “Arkası Pek Yakında” olsun.
Müsaade eder misiniz?

Müzikli günleriniz bereketli olsun. Bir kaç nesile hoşça vakit geçirten, şu an yaşayan veya göçen tüm radyo sanatçılarına selâm olsun.

31 Eki 2011

O AN'DA BAHAR



Ne dün, ne yarın.
Ne geçmiş, ne gelecek.

An'da baharı tattığım an bile geride kaldı.

9 Eki 2011

14 Haz 2011

" O "


Sayısı sonsuz canlarıyla başbaşa su üzerinde, niyazı da eksik olmaz gönlün, hasret neşesi de...

"Çok hasret cektim, bağrım eziktir" diyor Abdal
Hasret kalıp, başı önde mahcup olmadan yürüyelim birlikte
Bizi sarsın sarmalasın ÂŞK olalım.

...İşte bak;
O, nasıl da ya bi' martı kanadından, ya bi' yağmur damlasından yeter, yetişir.
O yeter.

9 Haz 2011

Üsküdar Açıkları


İstanbul'u dinliyorum
Gözlerim açık / denizlerde
Üstelik bir elimde muhteşem Süleymaniye
Nefesime sürme çeken dalgalar bir elimde

5 May 2011

SEDİR... SON NEFES... SON SÖZ...


Güneş… Hafif esinti.
Gölgesi yere vuran vazo olduğuna göre, vakit öğlen gibi. İlk zamanlar daha da zordu işim. Ama şimdi eşyaların gölgesine göre ayarlıyorum saatimi. Saatlerle, zamanla bir derdim yok. Gençlikte bir göz kırpışına sığan anlar, şimdi eziyet gibi.

Mevsim yazsa, kapı pencere açıksa, uzaktan denizin kokusu geliyor. Bu da güzel, buna da şükür ama nerde bizim memleketin yosunla karışık deli kokusu. Adaların kaderidir, su hep serin akar. Serinliğini, tuzunu, ferahlığını özledim denizimin.

Mevsim kışsa, burada etraf bağ bahçe olmadığı için, yağmurluysa gün, anca onun temizlik hissi. Oysa memleketteyken o cânım portakalların kokusu şifâ verirdi insana. Orda olsam şimdi böyle olmazdım ya elbette, şifâyı da ihtiyacı olanlara dilerdik. Şimdi ben hasretle iç içe bir yudumuna muhtacım.

Ne kadar çabalasak da buralarda yaşamak zor geldi bize, taa en başından beri. İyi kötü geçinip gidiyorduk Ada’da... Yarısı gemilerde geçmiş bir ömrü yaşıyordum. Anacığım yanımdaydı. Ben, Emine ve 2 küçük çocuğumuzla. Gürültüsü patırtısı bitmeyen, kanı deli dolu akan insanlarıyla mutluyduk biz. Deli Giritli yakıştırması hemen herkese pâye niyetine verilirdi. Memnunduk da aslen bu delilikten.

Bir gün, birileri bizler için masaya oturdu. Hayatımızı altüst eden kararlar alındı. Türkiye’deki bazı Rumlarla, Yunanistan ve Girit’te yaşayan Türkler yer değiştirecekmiş. Bu haber boğazımıza demir bir leblebi gibi oturdu. Durum bizler için ne kadar zorsa, Rumlar için de zordu elbette. Ama ne yapsak nafile. Kalem olacakları yazmış, mürekkebi çoktan kurumuştu.

Yola çıkıncaya kadar esas yolculuğun o gemilere adım atar atmaz başlayacağını, hayatımızın bu belirsiz dönemini nasıl geçireceğimizi, çoluk çocuk başımıza nelerin geleceğini bilememiştik. Ancak herkes gibi insan kolaya alıştığı için, can havliyle zora da o şekilde alışıyor. Zaman hiç bir şeyin ilacı olmuyor. Ruhumuzun ince sızısı kendini her daîm hissettiriyor.

İzmir’e yerleştikten sonra mücâdele içinde geçen yıllar, sağlığımı tepetaklak ederek bedelini ödetiyor işte. 4 yıl önce bir felç geldi, aldı beni yatağa yapıştırdı. Bir daha da kaldırmadı. İlk zamanlardaki usul usul konuşmalarım hepten azaldı. Ağzımı açsam bile ne dediğimi ben bile anlamıyorum artık. Neredeyse tek iletişimim en küçük torunum Gülseren ile. 14 yaşında. Yemyeşil gözlerine bakınca bizim deli denizin pırıltısını görüyorum. Hasretimin dinmesi mümkün değil elbette ama o gözler bana teselli oluyor. Onun için hep dûa ediyorum. Sağolsun, üstelik beni huzurlu kılabilmek için elinden geleni yapıyor.

Kımıldayamadığım hâlde alıp başımı gidesim var çok fenâ. O zaman bize “Oraya ait değilsiniz hiçbiriniz.” diyenlere “Buraya çok mu aitiz?” diye sorasım var. Sanırım aidiyetimizi ancak ahirette bulabileceğiz.

Hasretin izahı için ne harf, ne kelime, ne de cümle bulamıyorum artık. Eskiden, Ada’dayken, ufuksuz denizlere açıldığımda çektiğim hasret, hasret değilmiş meğer. O sadece, çocukların cıvıltılarını, mis gibi kaynayan çorbanın kokusunu aramakmış.

Bazen ağır bir uykudan uyanıp, gözümü Ada’da açacakmışım gibi geliyor. Uzak bir yoldan dönmüşcesine; karanfil kokulu bahçeden içeri adımımı attığım an, tüm bu kabûs bitecek gibi, etrafımda yine konu komşunun muhabbeti, mevsimlerden bahar gibi, aniden her şey berrâklaşacak gibi geliyor. Sanki bütün bu acıların sahici olmadığı günler gelecek gibi.

Gözlerimdeki buğu hiçbir zaman geçmeyecek, biliyorum. Kaç yıl oldu saymadım. Zamandan zaten kopuk gibiyim, herkes gibi. Yaşadığım bu tutsak günlerin nihâyeti ile, ancak huzura erebileceğim belki de, kimbilir.

O gün geldiğinde, sanki Ada’da, bahçede, kendi ellerimle yaptığım sedirde, tüm bu olanlar başımıza gelmemişcesine son nefese, son söze dûacıyım yine de.

Güneş şimdi karşımda duran dolaptan doğru yere gölgelenmiş. Demek vakit ikindiye geldi.



Not : Yazıyı annem 14 yaşındayken rahmetli olan dedesi Rasim’in ağzından yazmaya çalıştım, acizâne.
Gülseren olarak adı geçen torunu annemdir.
Neler yaşadıklarını bizler hiçbir zaman bilemedik ama, eminim bu hissiyât, bu bağlılık da bizlerin son nefeslerine kadar böyle sürüp gidecek.

Gelip, geçen tüm yakınlarımızın yolları açık olsun. Geri de kalanlarımıza Allah sağlıklı, uzun ömürler versin.

5 Nis 2011

HANGİ YOKLUK


Yokluk;

Her an patlayacak yer aratır.
Yerini dar ettirir.
Zamanı unutturur.
Aklı durdurur.
Telaşlandırır.
Nefes keser.
Dibe çeker.
Sağır eder.
Kör eder.
Ezer.

İçinden çıkılamayacak gibi hissettirir yokluk pek çok zaman. Dünyanın en büyük derdi bizimmiş gibi gelir. Sıyrılmak kolay değildir, düşünceler içinde boğar yokluk.

Maddî ya da manevî yoksunlukları illâ bir gün tadar insanoğlu. Sıkıntının içindeyken sanki hiç bitmeyecek, taşlar yerine bir türlü oturmayacakmış gibi ruhumuz kendi kendine debelenir. Muhasebe üstüne muhasebelere sürüklenir. Bazen dünyanın sonu gelse de kurtulsam raddesine vardırır yokluk. Çemberin daraldığı, kâlbin sıkıştığı anlarda zaman, inâdına yavaş akar.
Bir ışığa muhtaç gönlümüzün, sabrın sınırlarında bir ip cambazı oluşu aşikârdır.

Yokluğa dayanma meselesinin yaradılışımızla bir ilişkisi olmalı diye düşünmeden edemiyorum. Lozan Antlaşması’nın akabinde, 1924’de mübadele ile Girit’ten İzmir’e yerleşen ailem ve doğduğu, doyduğu topraktan koparılıp daha önce adım atmadığı bir toprağa yerleşmeye mahkûm edilen herkes için yokluğun anlamını ve bununla nasıl baş ettiklerini düşünüyorum zaman zaman. Onları insan yapan geçmişlerini arkalarında bırakmalarının sancılarıyla yaşamayı öğrenmek, maddî ve manevî her türlü güçlüğe direnmek, çoğunun dilini bile bilmedikleri bir başka memlekette onları yadırgayanlarla mücadele etmek. İnsan bulunduğu şartlara uyum sağlayabilme yetisiyle dünyaya gelir evet, ama ne tür bedeller ödeyerek?

Herhangi bir “yokluk” anında hemen aklıma büyüklerim geliyor. Bana yokluklarında bile yardımcı oluyorlar, onlar sayesinde şükrüm ve direncim artıyor.
Göçen tüm büyüklerimize ferahlıklar diliyorum.

1924 yılı. Aylardan Ocak. Telaşlı bir yol.
Eteklerde çocuklar, gönüllerde yas…


Şimdi biz hangi yokluktan bahsediyoruz?

23 Mar 2011

GÖKKUBBE


Gölgesinden kurtulmuş
Sancılı sancısız adımlarımla
Bir şiirde mi, bir şarkıda mı saklı
Çokça sevdalı mırıldanmalarımla
Almışım başımı ferahfezâ
Ruhumla ben candan bir akis
Asumanda sır oluyoruz

Derinden sözler, yeminler, gitgide fısıltılar
Mavi bildiğin mavi değil, beyaz o beyaz değil
Eteklerime dolanan ayaklarım yalın değil
Görüş hizâsına çekilmiş sonsuz kaderleriyle
Kalabalıklar arasında devri daîm yanlışlarımla
Yıktığım, yaktığım
Epeyce yandığım zamanın satır aralarını çiziyor gibiyim
Kâh kaybettiğim, kâh reddettiğim savaşlarda
Sakîsi de benim bu hikâyenin, günahkârı da
Yetmemiş, bitmemiş ömrümün umuduna
Dilekler bağlıyorum
Rastgelsin.

15 Mar 2011

BAHAR SEN ÖNDEN BUYUR


Baharla birlikte çok sevdiğim hâlde hüznün en çok yakıştığı kış gider, güneş hem en asil hem en haşarı hâliyle genelde yüzünüzde danseder. Üstünüz, başınızla beraber aklınız, fikriniz ve elbette yüreğiniz de hafifler, bunun sebebi artık havadan mı sudan mı bilinmez.

Benim için baharın gelişi frezyalarla olur. Rengârenk ve âhenklidir, kırılgandır, mis gibi bir rahiyâsı vardır. Baharla beraber enerji verir bünyelere. Tüm kış benim gibi uzunca bir “Yapılacaklar Listesi” içinde yüzmüşseniz ve çoğunu yapmaya fırsat olmamışsa bile bahar hepsini hoşgörür, öylece kucaklar sizi.

Benim için sayıları yıllardır artan ancak, her zaman yeri başka olan mevsimsiz Ümit Yaşar Oğuzcan’ın bu aylarda özellikle aşka meyilli şiirleri not defterlerimde benle birlikte gezmeye başlar. Dinlediğim hüzünbaz müzikler biraz daha şenlenebilir. Apartman yaşantasına hapsolan çoğu insan gibi ben de, pencere önlerinde birer ufak bahçe yaratma gayretinde olurum ve saksılarım da çiçeklenir baharda. Günlerin uzaması yetmezmiş gibi zamana daha bir asılasım gelir. Şehrin ışıkları başka türlü gözkırpar akşam olduğunda. Hayâli bile olsa, o an her nerede olmak istiyorsam o şehrin, o yörenin hava durumunu daha yakından takip ederim. Hayâllerim hepten sınırlarını zorlar. Deniz kıyısına kaçışlarım bereketlenir. Baharda çekilen fotoğrafların coşkusu daha bir canalıcı olur. Sanki her yeni gün, yeni bir yolculuğa başlamak gibidir. Her şey olumludur. Yüzlerinde gamdan, kederden eser kalmadan dolaşanlar etrafa saçılır. Elele yürüyüşler ahesteleşir. Suyun akışı gibi hayatın akışı bile bir başkalaşır.

Hiçbir şey umurumda değilmiş gibi sokaklarda gezmektir benim için bahar.

4 Mar 2011

İZMİR'E BORCUM VAR




Dünyaya geldiğim şehir olmasından değil sadece.
Şu nedenlerle;

• Okullu oldum, sınıflarını doldurdum, sayı saymayı sokak numaralarıyla söktüm
• Boyozundan, kumrusundan, otlarından yedim, karadutundan içtim, doydum
• Ben de çocuktum, sokakta ip atladım, yandım
• Piknikte çağla badem ağaçları arasında saklambaç oynadım, sobelendim
• Enginarın kabuklarını kemirdim
• Açık hava sinemalarında çiğdem çitledim
• Guruba daldım, meltemini yüzüme vurdum
• Yasemin çiçeklerini içime çektim
• Ayaza karşı gece gündüz gezdim tozdum, yol yol oldum
• Balkonların yalnız yazları değil, tüm yıl şehre yelken açan havasını soludum
• Ağustos böcekleriyle kitaplar okudum, öğlen uykularında düşlere daldım
• Kumrusuyla konuştum, martısıyla kıyılarında kanatlandım
• Traleybüs’e bindim, teleferikle bir dağa tırmandım, vapurla karşıyaka’ya geçtim
• Yüzmeye denizinde başladım, kulaçları başka sularda hesabetmedim
• Gönlü ferah olan insanlar tanıdım, dost oldum, ferahladım
• Yoğuruldum, bazen de yoruldum
• Neşelendiğim, hüzünlediğim semtlerinde avâre dolaştım
• Sır verdim, ser verdim
• Bazen asfalyam(*) attı, estim, gürledim
• Aptallaştığım, akıllandığım zamanlar oldu, hiçbir şeyin matematiği yokmuş bunu da öğrendim
• Zamansızlığı, ahesteliği yaşadım
• Sevdiğim insanların kabirlerinde su oldum, çiçek açtım, yol aldım
• En uzak mesafede bile gönlümde sıcaklığını hissettim
• Sanatçısı boldur, hayran oldum
• Her nerde olursa olsun şehrine vefasızlık edeni görmedim
• Gavur dense bile dinsel, ırksal, cinsel hiçbir ayrımcılığı bilmeyenlerin şehridir, ben de bilmedim
• Aşık oldum, aşk oldum
• İzmirli olmakla her zaman gurur duydum, onur duydum
• Ben çoğu zaman İzmir oldum



*Giritliler "sigorta"ya asfalya der.

22 Şub 2011

GİRİTLİ DOĞULUR


Girit’te doğmadan Giritli olmanın ne demek olduğunu gerçekten bunu ruhunda hissetmeyen anlayamaz.

Dün akşam Lozan Mübadilleri Vakfı’nın önderliğinde 2009 yılında gerçekleşen Girit Gezisi’ne ilişkin dvd’yi tekrar izledim.
“Ben bu görüntüleri her izlediğimde böylesine heyecan duyuyorsam, garip bir sarsıntı hissediyorsam Girit’e gidince neler yapacağımı kestiremiyorum” diye düşünmüşümdür hep. Müfide Pekin Hocamız ne güzel anlatıyor ilk gidişini, o sokakları arşınlarken kendinden geçişini. “Ben de kesin böyle olurum” dedirtiyor.

Sadece bizim değil, Anadolu’dan Girit’e giden Rum mübadiller için de durum çok farklı değil. Zaten nasıl farklı olabilir ki?
Onlar da, neredeyse bir asra yakın bir zaman önce, yer neresi yurt neresi bilemeden göçtüler.

Benim Hüseyin Dedem Girit’ten İzmir’e 6 yaşındayken gelmiş. Annemin anlattığı kadarıyla; annemin babaannesi Emine ve dedesi Rasimaçi, “hüzünlü” ile “yaslı” arasında bir tanıma uyan görüntüler çiziyorlar benim zihnimde. İçine kapanık, pek kimseyle ahbaplık kurmayan, belki de kuramayan, Ada’daki hayatlarını paylaşmayan, kendi hâllerinde yaşamışlar. Üstad İskender Özsoy’un dediği gibi “İki vatan yorgunu” olarak hepimizin artık ebedîyete göç eden yakınlarımız, büyüklerimiz var. Vatanlarının “orası” mı, “burası” mı olduğuna daîr ne sorulsa duraksayarak cevap verirlerdi sanki.

Kendi ailemin geçmişini arzu ettiğim kadar öğrenemedim ben. Araştırmalarım neticesinde, bazı mübadillerin ve mübadil çocuklarının paylaşımlarından anlamaya çalışıyorum bir çok duyguyu, ama bu pek mümkün değil elbette. Yaşamadan bilinemeyecek, çoğunluğu “acı” anılarla dolu geçmişlerini anlatırlarken gözleri hep dalgın, cümleleri illâ ki kesik kesik, bir yerlerde hep birşeyler eksik.

Mübadil çocukları ve torunları olarak bizlere bu kadar sirâyet etmiş bu “hüzün” dalgası sanırım içimizden hiçbir zaman sökülemeyecek. Ben kendi adıma buna gönüllüyüm zaten. Sökülmesin. Dedemin vefat ettiği 85 yaşına kadar gözünün ucundaki o pek kıymetli bir damla yaşın hatrı var.

Dedem 6 yaşında İzmir’e gelmiş. Geçmişini hatırlamakta zorluk çeken bir çocuk. Ben onun torunu. Garip…
Ben eminim, Giritte doğmasam da Giritli olmak bir ruh hâlidir.

8 Şub 2011

Application'ın Ettiği :)



Iphone'da rastladığım bir application ile fotoğraf bu hale geldi.
(App > OldPhotoPro)
Fotoğraf iphone çekilmedi elbette :)


Şubat 2011 Urfa / Balıklı Göl

23 Oca 2011

GAMSIZ BİR DÜŞ


Suların güne vedâsı gibiydi
Talepkâr sözlerin mektuba dönüşü
Bir koza içinde bin yürek taşırmışım
Kime ne
Gölgesiz gözlerin seyrindeydi
Kelimelerin yaşa dönüşü

Elverir hâliyle karşımda sarmaşdolaş
Sokakları kördüğüme çeviren makus talih
Her defasında tepetaklak etse bile
Düşe kalka uçmaktayım
Sayısız ve budalaca düşler içinde
Susayan gamsız bir kuş olmak meselâ niyetim
Bu yüzden kanadımın ufka dönüşü

Sevgilinin semâya vedâsı gibiydi
Yolların nefes nefes âşka dönüşü
Bir yürek içinde bin şükür taşırmışım
Kime ne
Ellerimdeki karanfillerin rahiyâsındaydı
Şifânın ateşe dönüşü