"Herkes, önünden geçen bir ayna gibidir."













31 Ara 2010

NELER OKUDUM / 2010


ROMAN

* SİNAN’IN KİTABI – Gleb Şulpyakov
* KAYIP GÜL – Serdar Özkan

DENEME

* FİRARPEREST – Elif Şafak
* İÇERİDEN – Ece Temelkuran
* 227 SAYFA – Murathan Mungan
* VIRGINIA WOOLF’TAN YAZARLIK DERSLERİ – Virginia Woolf
* OKUMAK, YAZMAK VE YAŞAMAK ÜZERİNE – Schopenhauer
* TAVAN ARASI – İskender Pala
* İYİ HAYAT – Alex Rovira
* HAYAT ÜZERİNE DÜŞÜNCELER – Tolstoy
* AFORİZMALAR – Franz Kafka
* BİR KEZ DAHA – Aslı Erdoğan
* MAZHAR OLMAK – Mahzar Alanson
* BİR FELSEFE GELENEĞİMİZ VAR MI? – Prof.Dr. Kenan Gürsoy
* DA VİNCİ VE SAKLI NOT DEFTERİ – Carpe Diem Yayınları
* MUTLULUK PROJESİ – Gretchen Rubin

KİŞİSEL GELİŞİM

* RUHSAL GELİŞİM VE KADER – Dr. Ender Saraç
* EVRENDEN TORPİLİM VAR – Aykut Oğut
* 28 GÜNDE KUANTUM - Sandra Anne Taylor
* YAŞAM BOYU MUTLULUK - Louise L. Hay



ARAŞTIRMA / TARİH

* KAYIP VATAN GİRİT – Hüseyin Ünal
* GİRİT KANDİYE’DE MÜSLÜMAN CEMAATİ – Melike Kara
* TARİHTE GİRİT VE OSMANLI DÖNEMİ – N.Ahmet Banoğlu
* ŞEKER KAYNANA – Girit Masalları



ŞİİR

* TAHAMMÜL ŞERİDİ – Cafer Keklikçi
* DOL KARABAKIR DOL – Bedri Rahmi Eyüboğlu
* YALNIZLIK PAYLAŞILMAZ / KENDİ EL YAZILARIYLA - Özdemir Asaf
* ACILAR DENİZİ - Ümit Yaşar Oğuzcan


TASAVVUF

* KURANDAKİ İSLÂM – Yaşar Nuri Öztürk
* SOHBETLER – Kenan Rıfaî
* ALLAH KİMLERİ SEVER ? - İbn Arabi
* KABUKLAR VE ÖZLER - Halil Cibran
* MAHRUK BABA – Ceyhun Emre Teoman
* SUFİZM – Stuart Litvak
* KIL BENİ EY NAMAZ – Senai Demirci
* SELAM SANA EY NEBÎ – Senai Demirci
* AKIL MI, KADER Mİ? – Mehmet Ali Şadoğlu
* 40 MEKTUP – M.Fatih Çıtlak
* ÜSKÜDAR’DA BİR ATTAR DÜKKANI – Ahmet Yüksel Özemre
* DİLE GELEN TAŞ – Samiha Ayverdi
* ANA HATLARIYLA İSLAM TASAVVUFU TARİHİ – Prof. Dr. Cavit Suner
* AYNADAKİ EVREN – Ahmed Bakî
* EVVELE YOLCULUK – Mahmud Erol Kılıç
* HERŞEYİN BİR ANLAMI VAR – Kemal Sayar
* MEVLÂNA İLE BİR ÖMÜR – Şefik Can
* ESMÂ-ÜL HÜSNA HAZİNELERİ – İsmail Kılınç

25 Ara 2010

İŞTE ÖYLE BİR ŞEY



22 Aralık'10 Kadıköy/Eminönü Vapuru'ndan

9 Ara 2010

ÂŞK İLE




Denizden yana beri
Çokça minare gölgelerine doğru ileri
Bir sabahın şaşkınlığıyla omuzlarımda
Ellerimle yüzümü kapatmış
Gündüzün türlü rüyâlarıyla hoş
Ve havanın rahiyâsıyla sarhoş
Almış başımı gidiyordum
Issız kaldırımlarda
Hayâli bir kuş olmuş
İçten içre, nicedir bir şarkı söylüyordum
Kimse duymuyordu ya sesimi, en çok ona seviniyordum

Sayfaların arasında kurtulmuş
Noktaların bir araya geldiği bir an geldi
Bu defa yüzümü göğe kaldırdım
Parıldayan bir havadaydı gün
Gözümdeyse pek tatlı bir tavır taht kurmuştu
Kâlben sabit, aklen çelebi bu kaçıncı saatiydi ömrümün
Sonsuzluğun içinde bu hangi sonbahardı
Vuslat en bilinmeyen an’a denk ise
Kaç nefesi kalmıştı gönlümün

İçten içre, nicedir ben
Bu şarkıyı söylüyordum
Tüm kâinat şehâdet ediyordu
Ben en çok buna seviniyordum.

30 Kas 2010

MİM :)




Sevgili deep beni MİM'lemiş sağolsun, varolsun.

Konumuz bir kitaptan sevdiğimiz bir cümle...
Ve fakat ben hayatıma düstur edinmeye çalıştığım bir kıssayı paylaşmak istedim. Kitabımız Ken'an Rıfaî'den > Sohbetler...

"Öğrencisi hocasına sorar;

- Hocam, bilmekten alâ ne var?

Ken'an Rıfaî'nin cevabı;

- Bilmemek...!"

Bu mim'i şu an paylaşmak için blogger dostları arasında seçim yapamadım...
Farklı bir konu ile ileri ki günlerde paylaşsam sevgili deep kusur görmez umarım :)

Sevgi ve selâm ile.

9 Kas 2010

NAR GİBİ




Gün, günden dönerken yavaşça
Gönlümüzün güzellik bereketi nar gibi olsun

2 Kas 2010

YA BEN?


Çiçek gibi uzanmış, nice Arnavut kaldırımlarına bastı ayaklarım
Hiç birinin izini silmedim ki ben; en derininden, en yüreğimden

Silip süpürdü eteklerim, arkamda bıraktığım nice sonbaharlar soludum
Belki onlar son değildi, herşeyin ilkiydi, başlangıcıydı
O içimdeki en olurundan ve en yorucu, bir o kadar da en büyük patlamalardı
Sabırsızca baktığım renkleri az mı susturdum

Göğsüm gibi ak bir güvercin, uzaktan yakınlaşan sırma bir kanat üzerinde
Seherleri mi gecelere bağlayan bir ince urganı sımsıkı, tutmuştum
Her şey mi bir hâyaldi
Ya ben
Ya ben en şahanesinden bir hayâlperestin ta kendisi miydim?

12 Eki 2010

BİR'DEN


Bilmediğimiz aşikâr bir ebed ile
Yaşadığımız bir zamanın sırma telidir ya her an
İçerden içeri suâldedir düşüncelerle benlik

İnceliklerle işliyoruz kutbûmuzu , oldu mu olmadı gâilesiyle hani
Kâh sendeliyoruz sitemler içinde
Kâh vakûr olup göz göz sığınmak istiyoruz en kuytusuna ruhun

Hâli hatra kavuşturup kâlpten bir yol açarcasına
Her basamağa varış ile, menzilin müjdesini kaparcasına
Yine fakr, yine yalınayak, yine bir'den
Bahşedilmişcesine dilden çözülsün manâ

20 Eyl 2010

GÜZELLİK


İstanbul aynı İstanbul belki ama
Her günün ruhu başka zuhur onda
Ortalık kızıl deryâ
Az ilerde bir bayrak var, hür
Bu yüzden mi bu akşam da böyle feryâd figân dalgalanıyor
Boşuna dememiş şâir "Üsküdar yanıyor"

17 Eyl 2010

GÜNLERDEN


İsmini unuttuğum çiçekler gibi
Hayatımın yitirdiğim kısmı
Düşmemek için tutunuyorum
Ezberden bildiğim tılsımlara
Günlerden belki İstanbul
Belki kısmet kalemin en keskin ucunda

Ateşten mi sudan mı
Yer değiştiriyor hâresi ayın
Deniz üstünden, dağ başından
Sanki sehere vuran zamandan
Bereketli, sırdaş olmuş akıyor
İçimi sonsuza varan
Bir avuç gülsuyunun kokusunda

Yoklamada hep varoldu âşk
Şükreden nefes, işiten gönül
Heryerimiz nâr
Herşeye sabreden hâlimiz yine de kor
Günlerden belki İstanbul
De ki kolay, de ki zor
Ömür adım adım yürümekte
Bir masalın en mahsun tarafında

15 Eyl 2010

GÜZ İÇİN


* Geçen bahar yaptığım mevcut CD’lerimin index çalışmasına ilâve olarak mevcut kitaplar için de böyle bir çalışma yapmak. Okunma aciliyeti olanları belirlemek.

* Takip etmeyi istediğim kurs/workshop ve türevleri için araştıma yapmak. Fakülte yıllarındaki kadar olmasa da konulara ilişkin lâyığıyla ders çalışmak.
40 Haramiler'in Profesyonel Fotoğrafçılık Kursu 1.sırada.
Kısmetse Ekim-Kasım’da.

* İlgi alanlarımın dışında çok alâkasız birkaç konu hakkında detaylı fikir sahibi olabilmek için ARGE çalışmaları yapmak.

* İstanbul içinde seneye yaza kadar gezilmedik, görülmedik, bilgilenmedik, fotoğrafı çekilmedik Camii bırakmamak. Derin bir çalışma yapılıp ve tez zamanda aksiyon almak. Olayı sadece Camii olarak sınırlı tutmamak, dere tepe İstanbul turları atmak.

* İstanbul'a yakın yerlere -aslen farklı kültürlere- uzanmak.

* Haluk Bilginer'in dahil olduğu bir tiyatro eserini izlemek. Kaçırdık cânım "Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler"i.

* Olmazsa olmaz; spor, sağlıklı beslenme vs.

* Daha neler neler :)

2 Eyl 2010

SESSİZCE... VE SONSUZLUK İÇİNDE



Akibeti belli olmayan bir rüyânın içinde gibiyiz
Ömrü kısa aralıklı mesafelere ekleme çabasıyla
Muhtelif senaryolar içindeyiz

Farkında değiliz, nefes nefese kalıyoruz sancılar içinde kimi an
Uyur uyanık bir hâle bürünmüşüz
Sorgu suâl edemediğimiz bir fırtına, belki bir boran kapıda
Emrivakî hayâller etrafımızda salınıyor

Ne gariptir ki
Zamanın tadını ve tarifini sen başka söylüyorsun, ben başka
Beklentilerin başaşağı indiğinde
Ya da hiç bilmediğin bir yokuş gelip karşına dikildiğinde
Elin kolun kutbu şaşıyor sanki
Bir an gelip bir mucize olsun diye bekliyorsun
Sende dönen ne varsa, içinde de öyle dönsün istiyorsun

Lâkin hayat böyle mi, rüyâ teşbihi yani bir nevî
Ağız dolusu ümitlerle bir denizin tam ortasında
Sulara dalıp arzu ettiğin her şeyi dipten çıkarma gayreti etraf

Bu yüzden belki de bir denizin kıyısında
Sessizce
Ve sonsuzluk içinde
Ben
Öylece bekliyorum
Hayr’olsun diye

21 Ağu 2010

SEYREDENLER SÖYLESİN


Fırtınanın nerden ve kimden
Gelip geçtiğine bakmak istemiyorum
Vakit bu vakit değil belki de

Karşılaştığım saatlerin yüzlercesinin
Son sürât geçişine
Gönül yormak istemiyorum
Yetti, arttı
Sarsıntısı geçmedi

İnsanların “kadar” larıyla savrularak
Sarsılmayacağımı bildiğim hâlde kökten uca
Bilip bilmeden / ben ne yaşıyorum bilmeden
Tamamlanmamış adımlarla
Kovalıyorum düzlükleri
Aslen, önümdeki yokuş bir sır gibi
Anlatacak birini de bulursam
Üstüm başım toz toprakmış, aman umursamasın

Hayatı mı romana geçirmek
Yoksa roman gibi hayatı mı geçiştirmek
Mutluluk nedir meselâ, seyredenler söylesin

Beni birkaç cümle ile saran
Yapraklar söylesin
Yaşam, her an kendimizi temize çekme sanatı mıdır?
Bilen bir adım öne çıksın, söylesin

18 Ağu 2010

AKLIMIN UCU


Sarı yapraklar gibi süzülüyor
Tek tek zihnimden
Doğru bildiğim yanlışlar
Neresinden tutulur
El yordamıyla nereye iliştirilebilir
Sökülen ve savrulan, akıl uçuran fotoğraflar

Bir ilmekten başa sarar gibi hayatı
Dokunur bir anda, en olmadık zamanda
Sayfalarca önümüzde akıp giden
Yanıbaşımızda aslında değil mi
Ruhun en şahâne risalesi bu mu

Bir kemer gibi gözden öze
Sarılıyor gitgide
Aklım biraz satıraralarında kalmış olabilir

Bugün günlerden ne?

7 Ağu 2010

DUVARIMIN BİRİNDE :)


Üzerlerinde ;

- Enjoy life

- Love

- Laugh

- Smile

yazıyor :)

21 Tem 2010

MURAT GERMEN / BİR FOTOĞRAFIN ÖTESİNDE


"Yol seçimdir. Yol tavırdır. Yol çaredir. Yol öğrenmektir. Yol şaşırtır. Yol öncüdür. Yol kaçıştır. Yol tekinsizdir. Yol oyundur. Yol rastlantıdır. Yol davadır. Yol tecrübedir. Yol eserdir. Yol yöndür. Yol ıssızdır. Yol tekrardır. Yol süreçtir. Yol ümittir."

Böyle devam ediyordu yazı, "yol, yol" diye müzenin bir duvarında. Geçtiğimiz cumartesilerin birinde bizim "40 Haramiler"le İstanbul Modern Sanatlar Müzesi'nde Murat Germen'in YOL isimli fotoğraf sergisini gezdik. Devamında Orhan Cem Çetin ile gerçekleştirdikleri söyleşiye katıldık. Konu Belgesel Fotoğrafçılığıydı. Kafamdaki bir sürü düşünceye "yön" verdiler, "yol" verdiler :) Sağolsunlar.
Fikirlerimi tetikledir.

Bakmanın, görmekten farklı olduğunu hatta bir adım ileri giderek "algılama"nın bambaşka bir his olduğunu savunan biri olarak-ki bunu savunmaya gerek yok, aşikâr bir konu- yine sanatın "kişisel renkler" ile olan dosdoğru orantısı ile karşıladı beni sergi.
Murat Germen her fotoğrafa farklı isimler vermiş. Çoğu mekanik fotoğraflar olmasına rağmen isimlerini kendi düşünce ve çağrışımlarına göre vermiş. Vade gibi, Kasıtsız Tören gibi.

Akabindeki pazartesi akşamı dahil olduğum "Mağara" da, deneyimlerini, ustalığını anlatmak üzere buluştu bizimle Murat Germen. Ne iyi etti. Sabırla ve istekle çalışmalarını, projelerini anlattı, paylaştı.
Anneannesinin de Nazım Hikmet'in kızkardeşi olduğunu söyledi, sükûnetli bir mütevazılıkla :)

Hangi sanat dalıyla olursa olsun bu kıymetli insanların hayatımızın âhengine katkıları paha biçilmez gibi değil mi?
Sanat hayatımızda iyi ki var. Sanatçıların da ömrüne bereket, daîma.

Goethe ne demişti? "Herkes hergün en azından küçük bir şarkı duymalı, iyi bir şiir okumalı, hoş bir resim görmeli ve eğer mümkünse birkaç mantıklı kelime söyleyebilmelidir. "

10 Tem 2010

ASSOS'TA FELSEFE GÜNLERİ VE BEN


Tatilimin bir bölümünü geçen hafta Assos’ta geçirdim. Otele giriş yaptıktan bir süre sonra kapıda 2 adet minibüs belirdi. İçinde ellerinden oklavadan daha uzun sırıklarla 25-30 kadar genç ve ayrıca daha yetişkin 3 bey indi. Otel sahipleri ahbaptır. Hayriye Abla’ya “Hayırdır?” dedim. “Felsefe Grubu” dedi. Allaaaah :)Üniversite sınavlarına girerken yaptığım ilk 3 tercihten biri de Ege Üni.Felsefe idi. Bölümü tutturamadım ama felsefeye olan düşkünlüğüm lise döneminden beri sürmekte. Hâl böyle olunca tabii ki gözlerim parladı.

Neyse grup İstanbul Kültür Üniversitesi öğrencilerinden oluşan bir tiyatro grubu imiş / ilerleyen günlerde öğrendim. Daha yetişkin diye tanımladığım beyler hocalarıymış.

Felsefe Bilim Sanat Derneği’nin öncülüğündeki etkinlikler bu yıl 10.Uluslararası Assos Felsefe Günleri olarak 28 Haziran-1 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecekmiş.
Üniversite öğrencileri de bu etkinlik çerçevesinde Assos Antik Tiyatro’da bir de tiyatro oyunu sergileyeceklermiş.

Midilli Adası’nın karşısında, enteresan bir atmosferi olan Assos’a gitmeyeniniz varsa, zaten şiddetle tavsiye ederim. Ege kıyılarında bir çok şehirden ve beldeden farklı olarak betonlaşmadan nasibini almamış(!) nadir yerlerden belki de tek yer Assos, çok şükür. Denizi muhteşemdir. Her yıl Mavi Bayrak alan bir deniz.
Assos’un en önemli özelliklerinden biri de ünlü Yunan filozof Aristoteles’in burada yaşamış olmasıdır.(M.Ö.300’ler) Aristoteles, burada bir felsefe okulu da kurmuş, dersler vermiştir.

İçim cız etti, etkinlik kapsamında toplantılara katılamadım ancak Antik Tiyatro’daki performansa katılabildim. Hocalarından biri (sonradan oyunda oyuncu olarak karşımıza çıkan) tiyatro sanatçısı Saydam Yeniay “mutlaka gelin izleyin, çok değişik “ dedi.
Koşa koşa gittim elbette.

Grup, Aristoteles’in Eşek Arıları ve Sophokles’in Antigone oyunlarından birer bölüm sergiledi. Eşek Arıları komedi tarzındaydı. Ancak Antigone M.Ö 300’lü yıllarda yazılmış olmasına rağmen sanki bugünü anlatıyordu. İktidar, kişisel çıkarlar, töre vs.
Karşımda Midilli ve deryâ deniz Ege, Antik Tiyatro’da Antik Yunan Tiyatrosu izliyorum :)
Keyfimi siz düşünün…

İzleyenler Felsefe Günleri’ne katılan yerli, yabancı akademisyenler ve felsefecilerden oluşuyordu. Oyundan birkaç gece önce bu katılımcılar kaldığımız otelde akşam yemeğinde misafir edildiler. Otelin bu yıl ki yeni bir uygulaması ile cümbüş icrâcısı Adnan Bey’in Türk Sanat Müziği eserlerini çalıp, okumasıyla mest olan grup alkışlarıyla Antik Tiyatro’yu da inletti.

Ben, öncelikle böyle bir tarihi "bağrında" barındıran bir ülkede yaşadığım için ve böyle başarılı gençlerle aynı havayı soluduğum için gurur duydum. Otele hemen hemen eş zamanlı döndük o akşam. Hocalarını tebrik ettim.

İşte böyle bir anım da oldu, çok şükür :)

Hayatımızda felsefe de iyi ki var.

Sevgi ve selâm ile.

28 Haz 2010

YOLDA


Güneşten aya dönen bir kızıl hayâl gibi
Karşımda günün en şahane vadesi
Sineden soruyorum gönlün en avâre hâlini / sezercesine
Ya durmalı, ya yürümeli

Bir yolun âkibetini göz yordamıyla
Ömre hesapsız yayabilmeli

Dilimden döndüğünce
Kâlpten içre yön verdikçe
Ya yürümeli, ya yürümeli

25 Haz 2010

GİBİ


Salınan her bir hareketini
Yakalamak için uzaktan iz sürüyorum
Yansıması gibi renklerini
Ve mahsun duruşunu
Bir aynada görüyorum

Belki
Bir o kadar âhenk ve şevkle
Kimbilir
Akşama gidiyor gibisin

20 Haz 2010

DÜN...KADIKÖY AÇIKLARI...




Suyun her hareketiyle
Katlanan
Anlık coşkular için
ŞÜKÜR...

7 Haz 2010

B.RAHMİ EYÜBOĞLU / GELENEKSEL YAZMA ŞENLİĞİ


Boyalar, kumaşlar, tablolar, seramiklerle geçen yılların ardından Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1975′te vefat edince, oğlu Mehmet, annesinin yanına taşınır. Yazmacılığa gönül vermesi gecikmez, o da babasının izinden gider. 1987′de annesinin ölümünden sonra da atölyeyi usta-çırak ilişkisi içinde ayakta tutmaya devam eder. Farmakolog olan Kanadalı eşi Hughette Eyüboğlu ona yardımcı olur. Ta ki 2008'in şubat ayında Mehmet Eyüboğlu da aramızdan ayrılana kadar…


Her yıl geleneksel olarak sadece yılda 1 kere ve 2 gün sergilenip satılan ürünleri görmek için hemen hemen hergün önünden geçtiğim, bana çok yakın olan o atölye / ev bahçesine gittim. (atölye bahçede küçük bir bina, ev fotoğraflardaki 3 katlı müstakil ev)
Bahçe çok güzel ve bakımlı. Etrafta yazmalar, örtüler uçuş uçuştu :)
Her yer renkli ve ahengliydi, herkes birbirine güler yüzle selâm veriyordu.
Adeta Eyüboğlu'larının( hem baba Eyüboğlu, hem anne, hem de oğulun yolları açık olsun) gönüllerinden izler her yere yansımıştı.
Bir ara sağnak başladı...Atölye'ye sığındık( fotoğraflarda kalıpların durduğu yer)
Kalıplar strafor köpüklere ve Ihlamur ağacından parçalara Mehmet Eyüboğlu tarafından adeta işlenmiş.
Çok güzel bir gün geçirdim.

29 May 2010

Yansımalar




Bir çizgiden ya da bir sudan
Hangimizin ne gördüğü, anladığı belli mi?

Yokluğa da, varlığa da sebep bulunur
Uyanık gönül
Anlayan göz ile
Nasiplendir bizleri

23 May 2010

GİRİŞ... GELİŞME... SONUÇ...


Bildiğini sandıklarını
Ne okulun banklarındaki
Avareliklerde
Ne de hayatı yuttum dediğin anlarda
Ezberleyemezsin

Verilen dersin hangi konudan geleceğini
Sen bilemezsin

Bir tohum ekersin
Âşk aşısı tuttu zannedersin
Meyve verse bile
Tadı keyf’e düşmezse
Sarmaz, bilesin

Yazdığın roman
Ki aslen roman değildir o
Ta kendisidir
Âşk kelâmının

Sayfalara yazdığının
Ötesine gidemezsin
Girişini
Sonucuyla tutturmayı
Her zaman beceremezsin


* Hat : Zerre

16 May 2010

BİLMECE


Bi’ küçücük tekne gibi elimde rüyâlarım
Deryâyı yara yara hatlar oluşturuyorum
Düşün/ce

Kâh yeşil oluyo, kâh mavi
Ama illâ göz göz oluyo
Gözümden gayrı
Sevin/ce

Sırça gibi yürek oluyor bi’ anda meselâ
Şaşırıyorum
Med ceziri eksik olmayan hayatımızın içinde
Derin/ce

Manâda toplanmış ne varsa
Sağım solum önüm ardım
Kim bilebilir neyi nasıl yazdı Yaradan
Hece hece ve kendimce

4 May 2010

GÖLGE


Kıyıdayım ya, kıyısındayım yine an'ın işte
Yansıması gibi duruşumun
Gözlerimde beliriyor bazen
Ruhumun halis ince sızısı

İçimden için için geçen parke taşları gibi
Köşebaşında sabit, ama bölünmüş
Uzanıp iki çift laf edebilmek istiyorum gölgeme
Fısıldıyorum, o duyuyor

Bir kumaş gibi boynumda
Renkten renge aşina
Durgun bir suyun ilk hareketi gibi riyasız
Türlü niyetlere ortak ediyorum kendimi
Hakîkâti sonradan yazmamış olanın
Kabûlü bu belki de
Yaslanıyorum zamanın koluna
Diz çökerek bir süre

Sonra
Ansızın gölgem dile gelir diye
Sabırsız bir hevesle yürüyorum
Kavrayabildiğim tüm cümleleri
Sudan, dalgadan alıp
Gönül bağıma seriyorum
Had, hudut kalmıyor
Gün geçer, gece biter diyorum
Gün gelir, illâ ki el verir diye
Bekliyorum
Sakin ve uslu

25 Nis 2010

HAYAT BİLGİSİ


Kalemin kağıda değmesini beklemeden daha
Akıl, fikir kalmadı bende
Mürekkepler hasret çağrıştırdı
Evvel mi ahîr mi bilmiyorum
Elim bir suyun en hassas yerinde
Bir sağa bir sola sayıklama hâlinde
Kıblesini şaşırdı

Çok sevmeme rağmen
Ne vazodaki, ne saksıdaki
Bugün hiç biri teselli etmedi
Güftesiz kelimeleri zamana yayalı da çok oldu
Nazardan nazara yayılır gibi
Yine yalınayak, başım avâre
Bir yudum kahve aldım, bir yudum düşünceyle
Gözüm pınarında gökkuşağına engel olamadan
Günden, geceden ve aynadan
Kısmetimize ne yansıdıysa artık
Hürmet ettim, boyun eğdim, teslimim
Şükürler olsun
Hayat her zaman ki gibi
Bilmediğimiz yerden mi soruyordu?

22 Nis 2010

SONDAN BAŞLAR BELKİ DOĞUM


Her anı eşsiz bir ebrûdur hayatın
Tekrarsız ve bol âhenkli
Ayrı gayrıdır birbirinden
Yüzümüze her an satır satır çizdiği

Günler doğar, günler çoğalır, günler gelip geçer hep
Ömrümüz bir kaş ile göz arasına sığmış gibi gelir
İçinden geçirdiğimiz insanlar, insancıklar
Toz bulutu anlar, sabun köpüğü neşeler ve sancılar

Ancak yine de bilmeyiz ki
Bir gün gelir
Sondan başlar belki doğum
Şaşırtır bizi
Kimbilir

28 Mar 2010

EN HUZURLU MERHABA


Belli bi zamanı yoktur kelimelerin
Karşınıza çıkar, olur olmaz cümlelere serpilir
Gün güneşten yağmura döner gibi
Apansız şaşırtır
Ne lisanlara söz geçirir yürek
Ne ezbere bildiğimizi sandığımız hayata
Ne de hangi yolun kenarına iliştiğinize


Yanınızda kendiniz vardır
Tek bildiğiniz kendiniz
Doğumdan ölüme yalnızlık sarmışçasına kuytularınızı
El yordamıyla değil sadece
Bi’ denk geliştir karşımızda boylu boyunca
“Merhaba”
Tanıtır kendini cesurca
Ordan buradan hesabı yoktur
Kabul görür
Âşina havasıyla uzaktan hissedilen bi’ nefes gibi
Boylu boyunca benlikten sizi vazgeçirir


Kâinata inat durmak istersiniz
En huzurlu anlarda
Hâlbuki
Saatler bir ileri, bir geri bile gelse
Takvimlerdir sayfa sayfa bizi yazan
Ve iyi ki sormaz hâlin nicedir
Bildiği gibi gelir, oturur yanıbaşınıza

24 Mar 2010

YAZAMAMA HÂLLERİM


Düz yazı ile başım dertte. Oldum olası dertte. ”Haydi oturup bi’şeyler yazayım ben şimdi” demekle olmuyor. Olamıyor. Yazdıklarımı okuyanlar beni sevdiklerinden mi bilmiyorum, güzel sözler etseler de ben kendime yetmiyorum, yetemiyorum.
N’olacak bu benim yazamama hâlim?

Şiirle aram daha iyi. Her zaman iyiydi. Düz yazı yazarken de bi’ müddet sonra yazı şiirselleşiyor. Hâlbuki ben böyle olsun istemiyorum ki. Konuşur gibi, dertleşir gibi yazmak istiyorum. Yazarken müziksiz yapamıyorum. Şu an da Schubert’in Serenad’ı çalıyor. Her zaman klasik müzik şart değil. Şimdi denk geldi. Bazen yunanca bi’ laika yoldaş oluyor bana. Sözler ve beste ile oyun oynar gibi oluyoruz. Sözleri yazanın hangi ruh hâliyle onu yazdığını, bestecinin neler “gördüğünü” hayâl etmeye çalışıyorum.
Oysa okurken kendimi bildim bileli müptelâsı olduğum müziği dinleyemiyorum. Okuduğumla aklım,fikrim ve algım arasına tek nota girmesin istiyorum.

Yazı yazanların nasıl yazdıklarına daîr araştırmalar yapıyorum. Kimi kalemden kağıttan vazgeçemiyor. Kimisi de bilgisayardan -mertlik bozuldu mu nedir?- bilmiyorum. Ama benim de aram klavye ile daha iyi. Zira yapılan hatalar ani bi’ müdehâle ile düzeliveriyor.

Aklımda bi’ sürü konu uçuşuyor. Meselâ mübadil aileme daîr türlü hikâyeler yazabilirim, dilim döndüğünce. Annemin babası olan dedem Girit/Resmo’dan geldiğinde 6-7 yaşlarındaymış. Ondan daha yaşlı büyüğüm de olmadığı için, ben aslında pek mübadil hikâyesi bilmem. Yazdıklarımı hayâl gücüme dayanarak yazıyorum, acizâne. Ne hissetmiş olabilirler diye. Aslında bu da bi’ yanılsama. Ne yaşadıklarının hissine daîr benim ve bizlerin en ufak bi’ fikri olamaz. Çünkü onlar içleri “yana yana” yaşadılar o zamanları. Göçmeden önceki dönemin sancıları, sonradan savruldukları, yerleştikleri yerlerde şahit oldukları.
Yolları açık olsun. Ne diyebilirim ki?

Bu arada Schubert nöbeti Vassilis Saleas’ın klarnetine devretti. At The Assembly of E.F.E.E çalıyor kulaklığımda, kulağımda.

Yazı yazma konusunda profesyonel yardım alabilirim. Evet, evet. Okuyup, araştırmakla olmuyor. Uygulamalı ve disiplinli bi’ oluşuma dahil olmak gerekiyor büyük ihtimâl. Bunu da bi’ araştırayım. Çalayım kapılarını “Bana yazmayı öğretir misiniz?” diyeyim.

Sadece yazı yazmasını mı öğrenmek istiyorum?Yok. Öğrenmek istediğim o kadar çok şey var ki. Eskiden bi’ çip icadedilse de, hepsini birden hâlletsem derdim. Bu fikrimden de vazgeçtim. Hazmetmeden olmuyor hiçbir şey.

Yazmak için iyi bi’ okur olmak mı gerekiyor? Ben iyi olmaya çalışan bi’ okur, adabınca ve kurallarınca yazmaya istekli biriyim. Olacak inşaallah.
Oluncaya kadar, n’olacak benim bu yazamama hâllerim?

Kucağımda böyle böyle sorular işte.

10 Mar 2010

SİNEMADA TARİHİMİZİ TARİHE GÖMMEK




Çocukluğum, ailemin seçtiği filmlere giderek geçti benim..O zamanlar her adım başı 5-10 salonlu alışveriş merkezi gibi bir kavram yok iken biz şanslıydık..Doğduğum büyüdüğüm mahallede 2 açık hava, 2 de kapalı sinema salonu vardı..Ve bunlar şimdinin alışveriş merkezlerindeki gibi 40-50 kişilik değildi..200-300 kişi kapasiteliydi..Güzeldi ve enteresandı..Tek film birkaç hafta oynar, sonra da değişirdi.Yüksek tavanlı, kadife sahne perdeli büyük mekanlardı..Kendine has bir kokusu olurdu, nedense…
Şimdi çoğu yıkıldı…
Kendi başıma sinemaya gidebilme yaşım geldiğinde vizyonda olan filmlerin hepsine ayırt etmeden gitmeye başladım…Sonra ki yıllarda her şey değişti, gelişti…
Ben de daha seçisi olmaya başladım..


Sinema salonları, gelişirken film endüstrisi de 20.yüzyılın son çeyreğinde hızlı bir ivme kazandı…Ekonomik ve teknolojik destekli çok adımlar atıldı… DVD girdi hayatımıza.Amerikan Sineması, diğer tüm dünya film endüstrilerini açık ara liderliğini halâ koruyor.Ekonomik, teknolojik ve bir çok faktör ilerlemenin göstergelerinden elbette.

Bizde sanat, maalesef halâ yabanıl bir üvey evlat muamelesi içinde devam etme gayretinde.Konumuz sinema olduğuna göre sanatın bu dalına ufak çaplı bir göz atalım..

Geçmiş dönemlerde olduğu gibi film çekmek herkesin harcı değildir.Sinemaya gönül vermiş bir grup, günümüzde kendi yağıyla bile kavrulamadığı için devlet desteğinden zaten ümidini keserek bir sürü hayâlini de film haline dönüştüremeden göçüp gitmektedir.

Dönem ve tarihsel filmlerin, dünya sinemasının genelinde belli bir yeri her zaman olmuştur..

Rüzgar Gibi Geçti : Pulitzer ödüllü Margeret Mitchell’in aynı adlı romanından uyarlama,1939 Amerikan yapımıdır…$ 400.000.000 ile tüm zamanların en yüksek gişe hasılatı rekoruna sahiptir.Amerika Kuzey-Güney Savaşı sırasında yaşanan sancılı bir aşkı konu eder.

Gazap Üzümleri; John Steinbeck’in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan 1940 A.B.D yapımı bir filmdir.Başrol oyuncusu Henry Ford’dur.1930’lu yıllardaki ekonomik krizin ortasında bir ailenin yaşadığı zorlukları çarpıcı bir şekilde anlatır.

Spartacus : 1960 Stanley Kubrick’in unutulmaz filmi.Roma dönemine ait sayısız filmlerden biri.Kirk Douglas’ın başrolünü oynadığı filmde bağımsızlığı için savaşan bir gladyatör’ün hikayesi.


Sophie’nin Seçimi : Alan j.Pakula’nın yönettiği 1982 yapımı film.Çek bir kadının Nazi Almanya’sında yapması gereken hayati bir seçimi vurguluyor film..Merly Streep’in unutulmaz performansıyla..


Schindler'in Listesi : Kendisi de bir Yahudi olan Steven Spielberg’in yönettiği 1993 yapımı filmi.2.Dünya Savaşı sırasındaki soykırım döneminde geçen sayısız filmlerden biri.Ve bir grup yahudiyi kurtarmaya çalışan Alman Oscar Schindler’in gerçek yaşam öyküsünden sinemaya uyarlanmış bir hikaye.

Piyanist :Roman Polanski’nin 2003 yapımı yine 2.Dünya Savaşı ve yine soykırım.
Filmde Polonya’lı Yahudi bir piyanistin hayatta kalma mücadelesi anlatılıyor.

Bunlar,herkesin çok aşina olduğu birkaç örnek.Sadece olayı bir noktaya çekmek istiyorum..Yoksa burada dönemsel ve tarihi filmleri sıralamaya sayfalar yetmez…Bizim Türk sinemasında da tarihi bir takım filmler çekilmeye çalışılmıştır.Dönemin şartlarına göre tabii.Kara Murat,Tarkan,Battal Gazi vb.
Son 15-20 yıl içerisinde baktığımızda Çanakkale,Cumhuriyet gibi konularda da çeşitli çalışmalar yapıldı.Bazı biyografik çalışmalarda..Mavi Gözlü Dev gibi…

Yüzyıllar boyu çok değişik bir medeniyetin içinde yaşadığımız ve onca malzemeye sahip olduğumuz halde kayda değer bir tarihi filmimizin olmaması çok ilginç gerçekten.Bunun en büyük sebebi olayları bir bütün olarak yansıtmaya çalışmak istememiz.Onca malzemeyi 2 saatlik bir filmin için sığdırmaya çalışmamız…Dünya Sineması’nda dikkat edeceğiniz gibi ortada bir tarih, bir dönem var.Fakat dönemi bir bütün olarak değil, dönem içindeki bir olayı anlatırken çarpıcı ipuçlarını görsel bir şekilde ortaya koyuyor olmaları asıl başarıyı getiriyor.

Cumhuriyet’in kuruluşu ile ilgili belgesel çekmek bile bir meseleyken, bir sinema filmine cumhuriyeti bir bütün olarak konu etmek çok gereksiz bir çaba bence…O filmin % 100 başarılı olması da mümkün değil.Cumhuriyet dönemi içinde herhangi bir konuyu işlemek aslında olayın can alıcı noktası…Nazım Hikmet Ran’ı anlatmaya çalıştılar Mavi Gözlü Dev’de…Tarihe geçmiş bir kişinin hayatı bir bütün olarak bir sinema filmi olamaz zaten…Belgesel belki.Ama Nazım’ın yaşadığı onca olayı 2 saate sığdırmaya kalkarsanız konu dağılır, toparlanamaz…Bölük pörçük bir şey çıkar ortaya…Oysa herhangi bir alanda tarihi önem taşıyan yaşamış yada yaşayan bir kişiyle ilgili film yaparken, o kişinin hayatındaki bir olaya odaklı hareket etmekte fayda var diye düşünüyorum…

Ve bir an önce…Koskoca Türk Medeniyeti,Türk Tarihi,tarihi kişiler ile ilgili bir dolu malzeme de tarihe gömülmeden…

24 Şub 2010

NEY


Ve onun sesiyle başladı herşey
Ses
Ney'in miydi
Sır'ının sesi miydi
Uzun ince bi yol gibi
Üzerinde sırat gibi yürüyorum gövdesinin
Bi hummalı ateş gibi adımlar
Yokuşlar ve merdivenler
Başpâre nefes nefes olmuş
Feryâd figân olmuş
Har olmuş
Ab-ı hayat olmuş

Gün be gün
Binbir kuş kanadında
Ey mükemmel yolculuğum
Kısmet olur inşaallah
Vuslat ve sırat
En ışıklı hâliyle
Beni ve bizleri karşılar

23 Şub 2010

ÂLEM..ÂLEM DIŞARISI..


Elimde bi’ bardak tazecik çay
Pencereden bakıyorum / karanlık dışarısı
Aydınlıklar kadar karanlığı da sevdim ben
İnsanız ya / ömrü her şeyiyle sırtladık nasılsa
Hepsi bizim için değil mi

Yamalı hayatlar içinde
Başka başka pencereler var karşımda
Onların ki bana / benim ki onlara denk düşmez
Her biri kendi içinde birer kara kutu hesabı
Teraziye koysak darası yükü çözemez

Çok bilinmezli günlerimize
Ne bi’ akıl, ne bi’ kelâm erer
Her şey işte bu yüzden
Sarpasarar kimi zaman
Önümüze / bize sorulmadan serilir

Elimde bi’ bardak tazecik çay
Pencereden bakıyorum / âlem
Âlem dışarısı

13 Şub 2010

Bİ' TAŞIN EN SAKİN YERİ


Uzaktan resmi görünce
Bi’ taşın en sakin yerine oturdum / gözüm dalmıştı
Denizin yankısı mı bilmiyorum / derindi
Renklerle kolkolaydı /bi’ sahilin en uç noktasındaydı
Buğulandı semâ, toz dumana karıştı
En olmadık hâliyle kanım damardan ter yüz oldu
Kendi kendine şaştı



Kıyıları saymadım / kıvrımlıydı
Köşeden güneşe uzanan bi’ veranda gibi yakınımda
Kapıda üstüne köpek almış gönüllü bi’ paspas
Manzaraya doğru sarmaş dolaştı
Hayat bilmediğim yerlerden soruyordu


Gelincik miydi yürek tel tel / dal dal
Taşların arasından / duvar diplerinden sesi geliyordu
Hapsolmayan ruhun isyânına denk geldim diyordu
Bi’ taşın en sakin yerine oturdum / gözüm dalmıştı

11 Şub 2010

KISA KISA / MUHTELİF

Aşk sarmaşıktan, sarılıp sarmalamaktan gelir
Erguvanın hüznü ruha dar gelir
Olsun
Ha mavi, ha yeşil farketmez
Gönül gözle sarınca
Aşk'ın ömrü / ölümden öte olur / cân'a nefes gelir

**


Gölgeye değen nazarı
Hangimiz hayr'a yorarız
Bin düşü
Bir fırtına, bir serzeniş, bir akıl içinde

**


Şiltesi yamacında durmalı
Her daîm, eli üstünde
Yağmur yağarken
Güneş açar da/ boyanırsak 7 renge
Tüm dilekleri "oldu" bilmeli
Sevgiyle, sevgiyle, sevgiyle


**


Bi' ipin ucunda su da olabilirmiş insan
Suyun rengine aldırmadan


*
Sen ki bi' sokak çocuğundan farksız
Avareliğin en hasını yaşıyorsun her gün
Bi' çarşaf gibi önünde / ha gökyüzü, ha deniz
Sen "özgürüm" diyenlere inat
Ruhu alıp eline
Alemlerden alemlere süzülüyosun
İyi ki varsın hayatımızda
Güzel martı, sevgili martı, başına buyruk martı

**


O kadar güzeldir ki, kimi zaman
Gitmesin istersin
Güneşe varacağını
Herşeyin onda çözüleceğini
Bilmene rağmen
Daîmi mahsunluk sönmesin
Hüznün o güzel yüzü batmasın istersin


**

Hangi basamakta hangi göz açılır
Bil'miyoruz demekle işimiz kolaylaşır
Bi' yokluk tufanında varolan koca âlemi
Her adımda âşk ile ancak
Yüklenir yürek
İçinde volkanları taşırır da taşırır


**


Şu daldan incedir ruhum, bilinmez
İyiliktedir, güzelliktedir aklım fikrim
Dertlilere derman da elbet bulunur
Lâkin
Benimle ayrı ahenklidir
Adaçayı, ıhlamur




*

Hayatı 2 satırda
Ezberden kayda alıyorum
Bi' senle, bi' sensiz

Sensizliğin içinde bile senle

Kolum kanat
Elim göz göz yürek çarpıntısı hep
Bi' uçtan bi' uca geçiyorum
Tüm kâinat emre amâde
Ve ben bi' âlem'in en muhteşem ahengiyle
Savruluyorum


**

Bilmem ki şimdiden
Nasıl olur seninle
Yola çıkmak, yol almak

Sardunyası eksik olmayan hayatımın
Gel hayâl ol
Masal ol, rüyâ ol
Yine de ol
Hep ol


**


Seninle
Yeni bi' gün doğurduğumuz an
Zamansız ve mekansız
Ve hatta mevsimsiz
Uçsuz bucaksız, elbette ufuksuz
Gör'meden, bil'meden daha, yekpâre

Alnımıza kazınmış
Tek bi' kelime varsa şayet peşimizde


Adımlarımızı şu kuşlar gibi sıralayalım
Güneşte çözülmeyen saf bi' aşk ile

GÖR'MEM LÂZIM

Bazen günden kısa, geceden uzun gelir nefesler
Ne zaman tam manâsındadır / ne de an içte kıvranır
Zaten aşikârdır

Gözümüzü bu hayata attığımız ilk günün sabahı kadar ilk
Olur tüm sayfalar
Üstüne yıllarca yazsak ve dahî çizsek bile
Bi' an gelir tenhalaşır/tenhalaştırır ruh

Sonra
Sîne de katlanır / katmerlenir kelimeler / dolar
Hem ne dolmak / ağız dolusu
Herşeyin başı bi' hayr' ise
Ne bilgelik söker artık/ne bilgece sözler
Fermanı yazmıştır yürekler, eller ve gönül
Bi' yanım deryâ, bir yanım su
Mübârek ve huzurlu

ÖZLEDİM


Hangi bayram farketmez,

Kalabalığa kalmadan temiz, pak, bayramlıklarımızı giyip bir heyecan bir heyecan sokağa çıkışımızı,

Dere Sokağı’ndan Eşrefpaşa’ya çıkarken köşedeki büfeden, öğleden sonra içilmek şartı ile aldığımız piramit şeklindeki Meysu’larımızı,

Bayram namazına giden dedemin arkasından yıkanmış, mis gibi beton/toprak kokan avluyu,

Namazdan sonra fırından alınmış ve 1 hafta boyunca bir mahalleyi doyuracak kadar sıcacık ekmeklerin köşelerini koparmayı,

Karınca kararınca Allah ne verdiyse hazırlanmış, yaseminin yanındaki kahvaltı sofrasını,

Mahallenin tüm çocuklarının birer birer kapıya gelerek, bayram harçlığı yerine şeker alınca asılan yüzlerini ve sonra hemen, yine tüm saflıklarıyla, şekerleri açıp açıp bir çırpıda yemelerini,

Öğlene doğru konu komşunun akınına uğrayan evde yayılan mis gibi kahve kokusunu,

Öğlen erik’in altında kurulan tahta masada, akşamüstüne kadar kimin kısmetinde ne varsa gelip, yiyip, kalkışlarını,

Demlenen çayının fokurtusunu, sonrasında revani eşliğinde servisine yardım edişimizi,

Bir ara “aaa bakkal” diyip, kapıdan fırlayıp, aşağıdaki bakkaldan aldığımız “çatapata”ları,

Akşama doğru gelen gideni sanki biz ağırlamışcasına bastıran yorgunluğumuzun asıl sebebinin, dün geceden bugünün heyecanı olan o uykusuzluğu,

Ve onca misafire rağmen anneannemin, dedemin ve annemin bitip tükenmek bilmeyen enerjilerine hayranlığımı,

Özledim ben …Hepsini özledim …Herkesi özledim …

Göçenlere selam olsun, ne diyelim …

Hep sevgimle.

10 Şub 2010

Bİ' HARF İÇİN BİLE


Bi’ ışığın tam ortasından geçip
Elim, yüzüm ve gözüm önünde
Binlerce narâdan bi’ harf için bile
Serilebilir gönül
BİR bildiği bi ömrün tam içine
Çünkü her noktası
İyi niyetler içindedir, bilebildiğim


Bu yüzden
Merdivenin her basamağında
Ayrı ayrı serpiyorum
Çağlayanlara daîr ne varsa

Avuçiçindeki yürek değil
O yanılabilir
Mühim olan
Şehâdet eden dil

TATLI SANCISIYLA HAYATIN


Bu sabah da / her zaman ki gibi
Ben, ben içimde
Tanıdık tatlı sancısıyla hayatın
Çoktan, sesten yana uyandım

Parmak uçlarımda kalktım
Nereye bastığımın, nerden kuvvetlendiğim de belliydi
Gördüğüm ilk pencereden
Bi’ şarkının peşinden gibi sanki
Öylesine savrularak
Uçtum

Yeşildi, maviydi
Taştan duvarları sahiciydi
Tarih yazılmıştı / belliydi
İnişi vardı çıkışı vardı
Gördüm / benim gibi sabit değildi
Kolum, kanadım yelken oldu
Gözüm, bekledi / denizin derinini açtı
Yerden, yurttan sorgu suâl etmedim

Bildiğim ne varsa
Arkamda bıraktım
Yolun dikenlerine aldırmadan
Bi’ tek şeye inandım
İçime en çok sinen hâlimle
Diyorum ki
Ben ezelden
Sevdâlı doğmuştum
Belliydi

7 Şub 2010

YEKPÂRE BALLAR

Bi' kayığın ucundan kıyılara uzanan kıyametin
Nerden geldiğini nereye varacağını ben kestiremedim
Günler geçti / ömür ömür
An geldi lime lime eder oldu / ses etmedim
Az kaldı dedim

Kâh elim sudan / dümen üzeri geçti
Kâh gözüm gökkuşağından / yol boyu
Suret yanımdaydı / ruh da
Sessiz / kimsesiz
Aynı hat içinde döndüm
Pergelsiz

Kaşık kaşık beslediğim / yekpâre ballar tadında
Sınırlar ötesinden uçup gelen
Sınırsız bi' muhabbet kuşu
Benimle ağız birliği yapmış
Ben gölgemi o dakika buldum

Alnıma mı yazmış sahip
Her an'ıma göz göz güzellikler serdiğinden belli
Ben bu dünyaya ömürlere ömür katmasına şahit geldim

3 Oca 2010

KÖŞEBAŞI

Cevaplarından
Yüz düşürmemeye çalıştığım
Bi’ garip hayat varsa
Ki var
Soru sormaları da bırakmalıyım artık

Akılda deryâdan fena aslen
Belki bu yüzden
Kelimeleri kısır kalıyor dilimin

Başımdan bi’ yazma sıyırır gibi
Ayaklarım yönsüz yurtsuz
Güneşe dönüp yüzümü
Bi’ çırpıda denizi tam karşımda bulmuşçasına
Şaşırmak istiyorum

Köşelerinden dönüp bi’ sokağın başındayken
Kolumda hayatımın
O an, o dakika durmuş gibi saati
Hasret neymiş
Ab-ı hayat neredenmiş
Öyle hayâl meyâl fark etmez
Öyle denk gelsin istiyorum

1 Oca 2010

YİNE YENİ YENİDEN / HANGİ BASAMAK

Bi' mazi, bi' gelecek
Ha geldi, ha gidecek
Bütünlük / biraz da sonsuzluk hissiyle
Bilmediğimiz ve hiç karşılaşmadığımız
Önümüze serilmiş
Kimi tadından yenmeyen
Kimi nerden gelip, nerden vurduğu bilinmeyen
Seneler, ömürler ve yüzler

Hayatımızın
Hangi basamağındayız kimbilir

Bu sene de
Umutla, sonsuz bi' istekle
Ben yine hayâller kurmaya devam edeceğim

Hayr'larla gerçekleşmelerini dileyerek / hepimiz adına
Her zaman
Ve hep

TAM TESLİMİYET


Ne çabuk geçti
Daha dün çocuktum oysa
Sokağımızda ayak izim var

Köşedeki ağacın dalında
Belki saçımın bi' teli
Çamların arasında
Şimdi ki gibi sakin oturmuşluğum var

Okumalar arası telaşım
Eşe, dosta selamım
Hâl ve hatrım var

Denizin kenarında gözümün yaşı
Kâlbimin tadı tuzu
Dağılan dalgalar gibi
Herşeyim orda var

Hiç bilemediğimiz kaderin
Ordan oraya yazdığı, çizdiği
Ömrümüzün karış karış örülüşü
Kimi zaman kıyı köşe yıllara süzülüşü
Ve elden bi' şey gelmez pek


Bu hayata
Tam teslim oluşumuz var

PUSULA

Mektupların üzerine pusula koysam
İki yönü gösterir bende
Biri kâlp biri kâbe

Bilinmez, keşifsiz
Hesapsız, koşulsuz
Bi' lisan gibi dilden çıkanları
Hayr'a yorsam hep bu şekilde

Binbir mis çiçekle taçlandırdığım
Dualarımı ve aminlerimi
Yıllarca biriktirdiklerimi
Keşfe çıksam
Ve biliyorum
Bu defa, o kâlp tek bi' yön gösterir
Koskoca âlemde