"Herkes, önünden geçen bir ayna gibidir."













5 Nis 2011

HANGİ YOKLUK


Yokluk;

Her an patlayacak yer aratır.
Yerini dar ettirir.
Zamanı unutturur.
Aklı durdurur.
Telaşlandırır.
Nefes keser.
Dibe çeker.
Sağır eder.
Kör eder.
Ezer.

İçinden çıkılamayacak gibi hissettirir yokluk pek çok zaman. Dünyanın en büyük derdi bizimmiş gibi gelir. Sıyrılmak kolay değildir, düşünceler içinde boğar yokluk.

Maddî ya da manevî yoksunlukları illâ bir gün tadar insanoğlu. Sıkıntının içindeyken sanki hiç bitmeyecek, taşlar yerine bir türlü oturmayacakmış gibi ruhumuz kendi kendine debelenir. Muhasebe üstüne muhasebelere sürüklenir. Bazen dünyanın sonu gelse de kurtulsam raddesine vardırır yokluk. Çemberin daraldığı, kâlbin sıkıştığı anlarda zaman, inâdına yavaş akar.
Bir ışığa muhtaç gönlümüzün, sabrın sınırlarında bir ip cambazı oluşu aşikârdır.

Yokluğa dayanma meselesinin yaradılışımızla bir ilişkisi olmalı diye düşünmeden edemiyorum. Lozan Antlaşması’nın akabinde, 1924’de mübadele ile Girit’ten İzmir’e yerleşen ailem ve doğduğu, doyduğu topraktan koparılıp daha önce adım atmadığı bir toprağa yerleşmeye mahkûm edilen herkes için yokluğun anlamını ve bununla nasıl baş ettiklerini düşünüyorum zaman zaman. Onları insan yapan geçmişlerini arkalarında bırakmalarının sancılarıyla yaşamayı öğrenmek, maddî ve manevî her türlü güçlüğe direnmek, çoğunun dilini bile bilmedikleri bir başka memlekette onları yadırgayanlarla mücadele etmek. İnsan bulunduğu şartlara uyum sağlayabilme yetisiyle dünyaya gelir evet, ama ne tür bedeller ödeyerek?

Herhangi bir “yokluk” anında hemen aklıma büyüklerim geliyor. Bana yokluklarında bile yardımcı oluyorlar, onlar sayesinde şükrüm ve direncim artıyor.
Göçen tüm büyüklerimize ferahlıklar diliyorum.

1924 yılı. Aylardan Ocak. Telaşlı bir yol.
Eteklerde çocuklar, gönüllerde yas…


Şimdi biz hangi yokluktan bahsediyoruz?