"Herkes, önünden geçen bir ayna gibidir."













16 May 2010

BİLMECE


Bi’ küçücük tekne gibi elimde rüyâlarım
Deryâyı yara yara hatlar oluşturuyorum
Düşün/ce

Kâh yeşil oluyo, kâh mavi
Ama illâ göz göz oluyo
Gözümden gayrı
Sevin/ce

Sırça gibi yürek oluyor bi’ anda meselâ
Şaşırıyorum
Med ceziri eksik olmayan hayatımızın içinde
Derin/ce

Manâda toplanmış ne varsa
Sağım solum önüm ardım
Kim bilebilir neyi nasıl yazdı Yaradan
Hece hece ve kendimce

4 May 2010

GÖLGE


Kıyıdayım ya, kıyısındayım yine an'ın işte
Yansıması gibi duruşumun
Gözlerimde beliriyor bazen
Ruhumun halis ince sızısı

İçimden için için geçen parke taşları gibi
Köşebaşında sabit, ama bölünmüş
Uzanıp iki çift laf edebilmek istiyorum gölgeme
Fısıldıyorum, o duyuyor

Bir kumaş gibi boynumda
Renkten renge aşina
Durgun bir suyun ilk hareketi gibi riyasız
Türlü niyetlere ortak ediyorum kendimi
Hakîkâti sonradan yazmamış olanın
Kabûlü bu belki de
Yaslanıyorum zamanın koluna
Diz çökerek bir süre

Sonra
Ansızın gölgem dile gelir diye
Sabırsız bir hevesle yürüyorum
Kavrayabildiğim tüm cümleleri
Sudan, dalgadan alıp
Gönül bağıma seriyorum
Had, hudut kalmıyor
Gün geçer, gece biter diyorum
Gün gelir, illâ ki el verir diye
Bekliyorum
Sakin ve uslu

25 Nis 2010

HAYAT BİLGİSİ


Kalemin kağıda değmesini beklemeden daha
Akıl, fikir kalmadı bende
Mürekkepler hasret çağrıştırdı
Evvel mi ahîr mi bilmiyorum
Elim bir suyun en hassas yerinde
Bir sağa bir sola sayıklama hâlinde
Kıblesini şaşırdı

Çok sevmeme rağmen
Ne vazodaki, ne saksıdaki
Bugün hiç biri teselli etmedi
Güftesiz kelimeleri zamana yayalı da çok oldu
Nazardan nazara yayılır gibi
Yine yalınayak, başım avâre
Bir yudum kahve aldım, bir yudum düşünceyle
Gözüm pınarında gökkuşağına engel olamadan
Günden, geceden ve aynadan
Kısmetimize ne yansıdıysa artık
Hürmet ettim, boyun eğdim, teslimim
Şükürler olsun
Hayat her zaman ki gibi
Bilmediğimiz yerden mi soruyordu?

22 Nis 2010

SONDAN BAŞLAR BELKİ DOĞUM


Her anı eşsiz bir ebrûdur hayatın
Tekrarsız ve bol âhenkli
Ayrı gayrıdır birbirinden
Yüzümüze her an satır satır çizdiği

Günler doğar, günler çoğalır, günler gelip geçer hep
Ömrümüz bir kaş ile göz arasına sığmış gibi gelir
İçinden geçirdiğimiz insanlar, insancıklar
Toz bulutu anlar, sabun köpüğü neşeler ve sancılar

Ancak yine de bilmeyiz ki
Bir gün gelir
Sondan başlar belki doğum
Şaşırtır bizi
Kimbilir

28 Mar 2010

EN HUZURLU MERHABA


Belli bi zamanı yoktur kelimelerin
Karşınıza çıkar, olur olmaz cümlelere serpilir
Gün güneşten yağmura döner gibi
Apansız şaşırtır
Ne lisanlara söz geçirir yürek
Ne ezbere bildiğimizi sandığımız hayata
Ne de hangi yolun kenarına iliştiğinize


Yanınızda kendiniz vardır
Tek bildiğiniz kendiniz
Doğumdan ölüme yalnızlık sarmışçasına kuytularınızı
El yordamıyla değil sadece
Bi’ denk geliştir karşımızda boylu boyunca
“Merhaba”
Tanıtır kendini cesurca
Ordan buradan hesabı yoktur
Kabul görür
Âşina havasıyla uzaktan hissedilen bi’ nefes gibi
Boylu boyunca benlikten sizi vazgeçirir


Kâinata inat durmak istersiniz
En huzurlu anlarda
Hâlbuki
Saatler bir ileri, bir geri bile gelse
Takvimlerdir sayfa sayfa bizi yazan
Ve iyi ki sormaz hâlin nicedir
Bildiği gibi gelir, oturur yanıbaşınıza

24 Mar 2010

YAZAMAMA HÂLLERİM


Düz yazı ile başım dertte. Oldum olası dertte. ”Haydi oturup bi’şeyler yazayım ben şimdi” demekle olmuyor. Olamıyor. Yazdıklarımı okuyanlar beni sevdiklerinden mi bilmiyorum, güzel sözler etseler de ben kendime yetmiyorum, yetemiyorum.
N’olacak bu benim yazamama hâlim?

Şiirle aram daha iyi. Her zaman iyiydi. Düz yazı yazarken de bi’ müddet sonra yazı şiirselleşiyor. Hâlbuki ben böyle olsun istemiyorum ki. Konuşur gibi, dertleşir gibi yazmak istiyorum. Yazarken müziksiz yapamıyorum. Şu an da Schubert’in Serenad’ı çalıyor. Her zaman klasik müzik şart değil. Şimdi denk geldi. Bazen yunanca bi’ laika yoldaş oluyor bana. Sözler ve beste ile oyun oynar gibi oluyoruz. Sözleri yazanın hangi ruh hâliyle onu yazdığını, bestecinin neler “gördüğünü” hayâl etmeye çalışıyorum.
Oysa okurken kendimi bildim bileli müptelâsı olduğum müziği dinleyemiyorum. Okuduğumla aklım,fikrim ve algım arasına tek nota girmesin istiyorum.

Yazı yazanların nasıl yazdıklarına daîr araştırmalar yapıyorum. Kimi kalemden kağıttan vazgeçemiyor. Kimisi de bilgisayardan -mertlik bozuldu mu nedir?- bilmiyorum. Ama benim de aram klavye ile daha iyi. Zira yapılan hatalar ani bi’ müdehâle ile düzeliveriyor.

Aklımda bi’ sürü konu uçuşuyor. Meselâ mübadil aileme daîr türlü hikâyeler yazabilirim, dilim döndüğünce. Annemin babası olan dedem Girit/Resmo’dan geldiğinde 6-7 yaşlarındaymış. Ondan daha yaşlı büyüğüm de olmadığı için, ben aslında pek mübadil hikâyesi bilmem. Yazdıklarımı hayâl gücüme dayanarak yazıyorum, acizâne. Ne hissetmiş olabilirler diye. Aslında bu da bi’ yanılsama. Ne yaşadıklarının hissine daîr benim ve bizlerin en ufak bi’ fikri olamaz. Çünkü onlar içleri “yana yana” yaşadılar o zamanları. Göçmeden önceki dönemin sancıları, sonradan savruldukları, yerleştikleri yerlerde şahit oldukları.
Yolları açık olsun. Ne diyebilirim ki?

Bu arada Schubert nöbeti Vassilis Saleas’ın klarnetine devretti. At The Assembly of E.F.E.E çalıyor kulaklığımda, kulağımda.

Yazı yazma konusunda profesyonel yardım alabilirim. Evet, evet. Okuyup, araştırmakla olmuyor. Uygulamalı ve disiplinli bi’ oluşuma dahil olmak gerekiyor büyük ihtimâl. Bunu da bi’ araştırayım. Çalayım kapılarını “Bana yazmayı öğretir misiniz?” diyeyim.

Sadece yazı yazmasını mı öğrenmek istiyorum?Yok. Öğrenmek istediğim o kadar çok şey var ki. Eskiden bi’ çip icadedilse de, hepsini birden hâlletsem derdim. Bu fikrimden de vazgeçtim. Hazmetmeden olmuyor hiçbir şey.

Yazmak için iyi bi’ okur olmak mı gerekiyor? Ben iyi olmaya çalışan bi’ okur, adabınca ve kurallarınca yazmaya istekli biriyim. Olacak inşaallah.
Oluncaya kadar, n’olacak benim bu yazamama hâllerim?

Kucağımda böyle böyle sorular işte.

10 Mar 2010

SİNEMADA TARİHİMİZİ TARİHE GÖMMEK




Çocukluğum, ailemin seçtiği filmlere giderek geçti benim..O zamanlar her adım başı 5-10 salonlu alışveriş merkezi gibi bir kavram yok iken biz şanslıydık..Doğduğum büyüdüğüm mahallede 2 açık hava, 2 de kapalı sinema salonu vardı..Ve bunlar şimdinin alışveriş merkezlerindeki gibi 40-50 kişilik değildi..200-300 kişi kapasiteliydi..Güzeldi ve enteresandı..Tek film birkaç hafta oynar, sonra da değişirdi.Yüksek tavanlı, kadife sahne perdeli büyük mekanlardı..Kendine has bir kokusu olurdu, nedense…
Şimdi çoğu yıkıldı…
Kendi başıma sinemaya gidebilme yaşım geldiğinde vizyonda olan filmlerin hepsine ayırt etmeden gitmeye başladım…Sonra ki yıllarda her şey değişti, gelişti…
Ben de daha seçisi olmaya başladım..


Sinema salonları, gelişirken film endüstrisi de 20.yüzyılın son çeyreğinde hızlı bir ivme kazandı…Ekonomik ve teknolojik destekli çok adımlar atıldı… DVD girdi hayatımıza.Amerikan Sineması, diğer tüm dünya film endüstrilerini açık ara liderliğini halâ koruyor.Ekonomik, teknolojik ve bir çok faktör ilerlemenin göstergelerinden elbette.

Bizde sanat, maalesef halâ yabanıl bir üvey evlat muamelesi içinde devam etme gayretinde.Konumuz sinema olduğuna göre sanatın bu dalına ufak çaplı bir göz atalım..

Geçmiş dönemlerde olduğu gibi film çekmek herkesin harcı değildir.Sinemaya gönül vermiş bir grup, günümüzde kendi yağıyla bile kavrulamadığı için devlet desteğinden zaten ümidini keserek bir sürü hayâlini de film haline dönüştüremeden göçüp gitmektedir.

Dönem ve tarihsel filmlerin, dünya sinemasının genelinde belli bir yeri her zaman olmuştur..

Rüzgar Gibi Geçti : Pulitzer ödüllü Margeret Mitchell’in aynı adlı romanından uyarlama,1939 Amerikan yapımıdır…$ 400.000.000 ile tüm zamanların en yüksek gişe hasılatı rekoruna sahiptir.Amerika Kuzey-Güney Savaşı sırasında yaşanan sancılı bir aşkı konu eder.

Gazap Üzümleri; John Steinbeck’in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan 1940 A.B.D yapımı bir filmdir.Başrol oyuncusu Henry Ford’dur.1930’lu yıllardaki ekonomik krizin ortasında bir ailenin yaşadığı zorlukları çarpıcı bir şekilde anlatır.

Spartacus : 1960 Stanley Kubrick’in unutulmaz filmi.Roma dönemine ait sayısız filmlerden biri.Kirk Douglas’ın başrolünü oynadığı filmde bağımsızlığı için savaşan bir gladyatör’ün hikayesi.


Sophie’nin Seçimi : Alan j.Pakula’nın yönettiği 1982 yapımı film.Çek bir kadının Nazi Almanya’sında yapması gereken hayati bir seçimi vurguluyor film..Merly Streep’in unutulmaz performansıyla..


Schindler'in Listesi : Kendisi de bir Yahudi olan Steven Spielberg’in yönettiği 1993 yapımı filmi.2.Dünya Savaşı sırasındaki soykırım döneminde geçen sayısız filmlerden biri.Ve bir grup yahudiyi kurtarmaya çalışan Alman Oscar Schindler’in gerçek yaşam öyküsünden sinemaya uyarlanmış bir hikaye.

Piyanist :Roman Polanski’nin 2003 yapımı yine 2.Dünya Savaşı ve yine soykırım.
Filmde Polonya’lı Yahudi bir piyanistin hayatta kalma mücadelesi anlatılıyor.

Bunlar,herkesin çok aşina olduğu birkaç örnek.Sadece olayı bir noktaya çekmek istiyorum..Yoksa burada dönemsel ve tarihi filmleri sıralamaya sayfalar yetmez…Bizim Türk sinemasında da tarihi bir takım filmler çekilmeye çalışılmıştır.Dönemin şartlarına göre tabii.Kara Murat,Tarkan,Battal Gazi vb.
Son 15-20 yıl içerisinde baktığımızda Çanakkale,Cumhuriyet gibi konularda da çeşitli çalışmalar yapıldı.Bazı biyografik çalışmalarda..Mavi Gözlü Dev gibi…

Yüzyıllar boyu çok değişik bir medeniyetin içinde yaşadığımız ve onca malzemeye sahip olduğumuz halde kayda değer bir tarihi filmimizin olmaması çok ilginç gerçekten.Bunun en büyük sebebi olayları bir bütün olarak yansıtmaya çalışmak istememiz.Onca malzemeyi 2 saatlik bir filmin için sığdırmaya çalışmamız…Dünya Sineması’nda dikkat edeceğiniz gibi ortada bir tarih, bir dönem var.Fakat dönemi bir bütün olarak değil, dönem içindeki bir olayı anlatırken çarpıcı ipuçlarını görsel bir şekilde ortaya koyuyor olmaları asıl başarıyı getiriyor.

Cumhuriyet’in kuruluşu ile ilgili belgesel çekmek bile bir meseleyken, bir sinema filmine cumhuriyeti bir bütün olarak konu etmek çok gereksiz bir çaba bence…O filmin % 100 başarılı olması da mümkün değil.Cumhuriyet dönemi içinde herhangi bir konuyu işlemek aslında olayın can alıcı noktası…Nazım Hikmet Ran’ı anlatmaya çalıştılar Mavi Gözlü Dev’de…Tarihe geçmiş bir kişinin hayatı bir bütün olarak bir sinema filmi olamaz zaten…Belgesel belki.Ama Nazım’ın yaşadığı onca olayı 2 saate sığdırmaya kalkarsanız konu dağılır, toparlanamaz…Bölük pörçük bir şey çıkar ortaya…Oysa herhangi bir alanda tarihi önem taşıyan yaşamış yada yaşayan bir kişiyle ilgili film yaparken, o kişinin hayatındaki bir olaya odaklı hareket etmekte fayda var diye düşünüyorum…

Ve bir an önce…Koskoca Türk Medeniyeti,Türk Tarihi,tarihi kişiler ile ilgili bir dolu malzeme de tarihe gömülmeden…