"Herkes, önünden geçen bir ayna gibidir."













14 Haz 2011

" O "


Sayısı sonsuz canlarıyla başbaşa su üzerinde, niyazı da eksik olmaz gönlün, hasret neşesi de...

"Çok hasret cektim, bağrım eziktir" diyor Abdal
Hasret kalıp, başı önde mahcup olmadan yürüyelim birlikte
Bizi sarsın sarmalasın ÂŞK olalım.

...İşte bak;
O, nasıl da ya bi' martı kanadından, ya bi' yağmur damlasından yeter, yetişir.
O yeter.

9 Haz 2011

Üsküdar Açıkları


İstanbul'u dinliyorum
Gözlerim açık / denizlerde
Üstelik bir elimde muhteşem Süleymaniye
Nefesime sürme çeken dalgalar bir elimde

5 May 2011

SEDİR... SON NEFES... SON SÖZ...


Güneş… Hafif esinti.
Gölgesi yere vuran vazo olduğuna göre, vakit öğlen gibi. İlk zamanlar daha da zordu işim. Ama şimdi eşyaların gölgesine göre ayarlıyorum saatimi. Saatlerle, zamanla bir derdim yok. Gençlikte bir göz kırpışına sığan anlar, şimdi eziyet gibi.

Mevsim yazsa, kapı pencere açıksa, uzaktan denizin kokusu geliyor. Bu da güzel, buna da şükür ama nerde bizim memleketin yosunla karışık deli kokusu. Adaların kaderidir, su hep serin akar. Serinliğini, tuzunu, ferahlığını özledim denizimin.

Mevsim kışsa, burada etraf bağ bahçe olmadığı için, yağmurluysa gün, anca onun temizlik hissi. Oysa memleketteyken o cânım portakalların kokusu şifâ verirdi insana. Orda olsam şimdi böyle olmazdım ya elbette, şifâyı da ihtiyacı olanlara dilerdik. Şimdi ben hasretle iç içe bir yudumuna muhtacım.

Ne kadar çabalasak da buralarda yaşamak zor geldi bize, taa en başından beri. İyi kötü geçinip gidiyorduk Ada’da... Yarısı gemilerde geçmiş bir ömrü yaşıyordum. Anacığım yanımdaydı. Ben, Emine ve 2 küçük çocuğumuzla. Gürültüsü patırtısı bitmeyen, kanı deli dolu akan insanlarıyla mutluyduk biz. Deli Giritli yakıştırması hemen herkese pâye niyetine verilirdi. Memnunduk da aslen bu delilikten.

Bir gün, birileri bizler için masaya oturdu. Hayatımızı altüst eden kararlar alındı. Türkiye’deki bazı Rumlarla, Yunanistan ve Girit’te yaşayan Türkler yer değiştirecekmiş. Bu haber boğazımıza demir bir leblebi gibi oturdu. Durum bizler için ne kadar zorsa, Rumlar için de zordu elbette. Ama ne yapsak nafile. Kalem olacakları yazmış, mürekkebi çoktan kurumuştu.

Yola çıkıncaya kadar esas yolculuğun o gemilere adım atar atmaz başlayacağını, hayatımızın bu belirsiz dönemini nasıl geçireceğimizi, çoluk çocuk başımıza nelerin geleceğini bilememiştik. Ancak herkes gibi insan kolaya alıştığı için, can havliyle zora da o şekilde alışıyor. Zaman hiç bir şeyin ilacı olmuyor. Ruhumuzun ince sızısı kendini her daîm hissettiriyor.

İzmir’e yerleştikten sonra mücâdele içinde geçen yıllar, sağlığımı tepetaklak ederek bedelini ödetiyor işte. 4 yıl önce bir felç geldi, aldı beni yatağa yapıştırdı. Bir daha da kaldırmadı. İlk zamanlardaki usul usul konuşmalarım hepten azaldı. Ağzımı açsam bile ne dediğimi ben bile anlamıyorum artık. Neredeyse tek iletişimim en küçük torunum Gülseren ile. 14 yaşında. Yemyeşil gözlerine bakınca bizim deli denizin pırıltısını görüyorum. Hasretimin dinmesi mümkün değil elbette ama o gözler bana teselli oluyor. Onun için hep dûa ediyorum. Sağolsun, üstelik beni huzurlu kılabilmek için elinden geleni yapıyor.

Kımıldayamadığım hâlde alıp başımı gidesim var çok fenâ. O zaman bize “Oraya ait değilsiniz hiçbiriniz.” diyenlere “Buraya çok mu aitiz?” diye sorasım var. Sanırım aidiyetimizi ancak ahirette bulabileceğiz.

Hasretin izahı için ne harf, ne kelime, ne de cümle bulamıyorum artık. Eskiden, Ada’dayken, ufuksuz denizlere açıldığımda çektiğim hasret, hasret değilmiş meğer. O sadece, çocukların cıvıltılarını, mis gibi kaynayan çorbanın kokusunu aramakmış.

Bazen ağır bir uykudan uyanıp, gözümü Ada’da açacakmışım gibi geliyor. Uzak bir yoldan dönmüşcesine; karanfil kokulu bahçeden içeri adımımı attığım an, tüm bu kabûs bitecek gibi, etrafımda yine konu komşunun muhabbeti, mevsimlerden bahar gibi, aniden her şey berrâklaşacak gibi geliyor. Sanki bütün bu acıların sahici olmadığı günler gelecek gibi.

Gözlerimdeki buğu hiçbir zaman geçmeyecek, biliyorum. Kaç yıl oldu saymadım. Zamandan zaten kopuk gibiyim, herkes gibi. Yaşadığım bu tutsak günlerin nihâyeti ile, ancak huzura erebileceğim belki de, kimbilir.

O gün geldiğinde, sanki Ada’da, bahçede, kendi ellerimle yaptığım sedirde, tüm bu olanlar başımıza gelmemişcesine son nefese, son söze dûacıyım yine de.

Güneş şimdi karşımda duran dolaptan doğru yere gölgelenmiş. Demek vakit ikindiye geldi.



Not : Yazıyı annem 14 yaşındayken rahmetli olan dedesi Rasim’in ağzından yazmaya çalıştım, acizâne.
Gülseren olarak adı geçen torunu annemdir.
Neler yaşadıklarını bizler hiçbir zaman bilemedik ama, eminim bu hissiyât, bu bağlılık da bizlerin son nefeslerine kadar böyle sürüp gidecek.

Gelip, geçen tüm yakınlarımızın yolları açık olsun. Geri de kalanlarımıza Allah sağlıklı, uzun ömürler versin.

5 Nis 2011

HANGİ YOKLUK


Yokluk;

Her an patlayacak yer aratır.
Yerini dar ettirir.
Zamanı unutturur.
Aklı durdurur.
Telaşlandırır.
Nefes keser.
Dibe çeker.
Sağır eder.
Kör eder.
Ezer.

İçinden çıkılamayacak gibi hissettirir yokluk pek çok zaman. Dünyanın en büyük derdi bizimmiş gibi gelir. Sıyrılmak kolay değildir, düşünceler içinde boğar yokluk.

Maddî ya da manevî yoksunlukları illâ bir gün tadar insanoğlu. Sıkıntının içindeyken sanki hiç bitmeyecek, taşlar yerine bir türlü oturmayacakmış gibi ruhumuz kendi kendine debelenir. Muhasebe üstüne muhasebelere sürüklenir. Bazen dünyanın sonu gelse de kurtulsam raddesine vardırır yokluk. Çemberin daraldığı, kâlbin sıkıştığı anlarda zaman, inâdına yavaş akar.
Bir ışığa muhtaç gönlümüzün, sabrın sınırlarında bir ip cambazı oluşu aşikârdır.

Yokluğa dayanma meselesinin yaradılışımızla bir ilişkisi olmalı diye düşünmeden edemiyorum. Lozan Antlaşması’nın akabinde, 1924’de mübadele ile Girit’ten İzmir’e yerleşen ailem ve doğduğu, doyduğu topraktan koparılıp daha önce adım atmadığı bir toprağa yerleşmeye mahkûm edilen herkes için yokluğun anlamını ve bununla nasıl baş ettiklerini düşünüyorum zaman zaman. Onları insan yapan geçmişlerini arkalarında bırakmalarının sancılarıyla yaşamayı öğrenmek, maddî ve manevî her türlü güçlüğe direnmek, çoğunun dilini bile bilmedikleri bir başka memlekette onları yadırgayanlarla mücadele etmek. İnsan bulunduğu şartlara uyum sağlayabilme yetisiyle dünyaya gelir evet, ama ne tür bedeller ödeyerek?

Herhangi bir “yokluk” anında hemen aklıma büyüklerim geliyor. Bana yokluklarında bile yardımcı oluyorlar, onlar sayesinde şükrüm ve direncim artıyor.
Göçen tüm büyüklerimize ferahlıklar diliyorum.

1924 yılı. Aylardan Ocak. Telaşlı bir yol.
Eteklerde çocuklar, gönüllerde yas…


Şimdi biz hangi yokluktan bahsediyoruz?

23 Mar 2011

GÖKKUBBE


Gölgesinden kurtulmuş
Sancılı sancısız adımlarımla
Bir şiirde mi, bir şarkıda mı saklı
Çokça sevdalı mırıldanmalarımla
Almışım başımı ferahfezâ
Ruhumla ben candan bir akis
Asumanda sır oluyoruz

Derinden sözler, yeminler, gitgide fısıltılar
Mavi bildiğin mavi değil, beyaz o beyaz değil
Eteklerime dolanan ayaklarım yalın değil
Görüş hizâsına çekilmiş sonsuz kaderleriyle
Kalabalıklar arasında devri daîm yanlışlarımla
Yıktığım, yaktığım
Epeyce yandığım zamanın satır aralarını çiziyor gibiyim
Kâh kaybettiğim, kâh reddettiğim savaşlarda
Sakîsi de benim bu hikâyenin, günahkârı da
Yetmemiş, bitmemiş ömrümün umuduna
Dilekler bağlıyorum
Rastgelsin.